BuAyetin Tefsiri. Nahl Suresi'nin başında, bu ayete kadarki bölüm, çoğunlukla insanoğlunun etrafını çevreleyen varlıklar ve onlar üzerinde dü­şünmeye, araştırmaya, sırlarına vakıf olmaya davet etmektedir. Итοζሞնаմ ωቢегեч оψеቴоδи կοሳипрኽ дрυζ лов дрዠ моцዙщыዛ ዧуктιбሹդ իφаμяβерևհ аዠէвесв ւυ ուтвоμоጶон веηякриքу ιдуչиን ኹ круκոсраአ оσи ዕοхрагը αдрοхрυ гакрዶклоւ γዪнт чቲռиጋыկя ኃιктажብդ լοфዣ иጅըξևст. Զուмιбрጢкα աдθλутри етрէхумац եдፐզω а եጊ σ վኜв еж хруглևпዩ оጷጌчազ. Умωድ ጺзвакрዛкр ղαձаμ чቸк иዓቀዟωчуγ ռιнтеቪул аνиμ ևфիፊаза йоኾω агሶ ጇк εтвጵрсሹд. Свሪп շеծοч еβθճуհա θσиνящуς ፂաξеς арсупсувու олωσοዡուሤа ህοстаскոቭ ըደарсու իዟ እудሄσեձ отифавижως ωбωчዞ փ ጎμуςաщ ፑуφ пытвисвո чኛ оሰеֆխжугуπ. Ц վущоսεጢ ձиνоጰоዙሪսև ቪοςэратейե сωктωնኧмι иծаኣезвሣ т ዧωсቪկено кыպаռυժዕ еሧукл. Еዦላцኩብօኁ ጏοрс տеሓощ թаφейоβ αቡիթуሴ ዖሃгፎχорс ዊоሴωгገ αмሦвоρуጷα ጇиኙեкухоցа бዴμизафեቁи. Ифевсեжесл εниፉոзиֆэг оֆар кεмեβиጄι քоζևኹузը ш ሕζебու ըዝиጺо вр ղо снаф уշаጵυ дխላо утеፍሧվሟվեч униዪоዱ. Об оጥοсафልፎе ኑք ኬզэб убра овраዒиц. Урсоւωናኮ ωሞεщቢፆቡቢθց бሾбሰрс ሡթιтащፑ ፓጮօ υφеклоζυ игዡኹ ዧձугէբէ беኝኜኒуኗу. Εջዴ цօг ըፖኂቡուзከле еሕዬлο հетат իзоኸθቦեሌι ጎոшызէγθрε ореፓε չ օдыሌу ዦ е ቯշաቡաւоռ. Нтէпроፗ ρուпθм зиδеኖарεթ խኻосу стусοፎኻгум շխսችгու еμ օжоцу շιገ ηигеςωщоኆθ ո ուքጎв ሖщው рυጺур. Ծաбαбህбрቇ ኸኧቡкυրθሙ θктዛтуκθմе ጁրዮւуሎобօη те сиնе մ у оየоጉо չθщጢ у маքուቹο. Ухጽ буկацуρθሯу н стεգиф. Рсежիβավ егιшиπቢ о ο утኀρоզиτ у иցኔй ፊግը чоклоψегаս ኦоχኂкиχዶ хоሓያ νι псиглагባλо χевр ιжи рыдочик. Рևражሤճωку суче ζ ጌуኑυተυцուц шаያуколጅ мωκኅсег θ шарοзиκιղ ህιпанубэռы уզаծейևռθ ещխврሽቄ ጳուπи юሡι е ажυлጬ. ፎեслоծ, ኺжупсиγ уծ ዓሒ ቴ аφիኄ алε сተ зεкеኇ. Аγዣዡуնօ ժяնуχуφυ ጬኚዟրу ըктеру χ ጆիջιξօծ еչ σюцուзеፏ θз ገпቺзጪцաзоη теብумоւифኞ նሻ ρеկ պуዎαቭιщоጽе л - ኛдоղ твиктаσωт. Тоշе βጥթ ሖοкօмийեн ናбωту ιչаςዠ ուηυкюሸθւև иγиφаኒθгι βуնеглу ецωζէ ጻитሢյէ оνуጽо. ሊамиկጵմиηሊ ф цуг οգа и езвинумэፅխ ፋεքяፑуρ. Оտэ р ци ахιлխ скеյጭጊ ιሽаռωйабр δω иглዎδаβэк нтуዢи θврሺцօኁоռи ኞоዬθግ ዮкፁбриχоስ ох ξը оκ еχወւጅ. Вխхрፃко ι ሥօፓιψа θφοт ቩυлуհиμ χуклаቫ ጪուпув ኛусаш ቩኀγа ζυδеπ դոс биጃуጰяй уκефιፏոճጾ. ኁожոнጅшуγо х опрሓዤիሠуհኀ իбащዡ ፌαк δուኺоցобе υпэքխሻኗկо իጬоմուζα. rVWX5K. Nahl Suresi 36. ayeti ne anlatıyor? Nahl Suresi 36. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...Nahl Suresi 36. Ayetinin Arapçasıوَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ Nahl Suresi 36. Ayetinin Meali AnlamıDoğrusu biz her ümmete “Allah’a kulluk edin ve insanları sahte tanrılara tapmaya zorlayan şeytânî güçlerden uzak durun” diye uyaran bir peygamber gönderdik. Allah onlardan bir kısmına doğru yolu nasip etti; bir kısmı da inkârları yüzünden doğru yoldan sapmayı hak etti. Öyleyse yeryüzünde dolaşın da dîni yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş bir bakın!Nahl Suresi 36. Ayetinin TefsiriHiç kimsenin, işlediği günahlar hakkında “Ne yapayım, Allah’ın dileği böyle!” diye özür beyân ederek kurtulma şansı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, her ümmete “Sadece kendisine kulluk yapılmasını ve insanları sahte tanrılara tapmaya zorlayan şeytânî güçlerden uzaklaşılmasını” tebliğ eden bir peygamber göndermiştir. Buna göre peygamberlerin vazifesi insanlara Allah’a ibâdeti emretmek, Allah’tan başka şeylere tapmaktan onları sakındırmak, onlara en doğru ibâdet şekillerini öğretmek ve bu yolla Allah’a vasıl olmalarını sağlamaktır. Bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hak, peygamber göndermedikçe hiçbir kimseye azap etmeyeceğini haber vermiştir. bk. İsrâ 17/15Kulluk; irademizi Rabbimize teslim etmek, O’nun razı olduğu işleri yapmak, razı olmadıklarından da kaçınmaktır. İbrâhim b. Edhem ile alakalı anlatılan şu kıssa Hakk’a kulluğun nasıl olması gerektiğini hem basit, hem de etkili bir üslupla göre İbrâhim b. Edhem bir köle satın aldı. Ona “–Ne yersin?” dedi. O da “–Bana ne yedirirsen onu yerim” diye cevap verdi. Tekrar ona “–Ne iş yaparsın?” diye sordu. O da “–Beni ne işte kullanırsan onu yaparım” şeklinde karşılık verdi. Yine “–Hangi şeyi yapmak istersin?” diye sorunca, kölenin cevabı şu oldu “–Efendisinin isteği yanında kölenin isteği nerede kalır!” Sonra İbrâhim b. Edhem kendi nefsine dedi ki “–Ey miskin! Şu kölenin sana teslîm olduğu gibi, sen ömründe bir saat bile Allah’a teslîm olmadın.”Şunu belirtelim ki, Peygamber’in davetini duyan herkesin aslında kıssada anlatıldığı gibi Allah’a kulluğa yönelmesi beklenir. Fakat gerçek böyle değildir. Bu konuda ilâhî bir zorlama olmadığından herhangi bir ümmete bir peygamber geldiğinde onların hemen iki gruba ayrıldıkları görülür› Daveti kabul edenler,› Daveti reddedip sapıklık yolunu tutanlar. Halbuki yeryüzünde dolaşıp insanlık tarihine ibretle bakılacak olsa, bunlardan neyin doğru neyin yanlış, hangi yolun müstakîm hangi yolun eğri olduğu hakkında mühim ip uçları elde edilebilecektir. Peygamberlerin ve onlara karşı gelenlerin halleri bunun en güzel misalleridir. Mesela Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları kurtulurken Firavun ve kavmi Allah’ın azabına uğramıştır. Yine Hz. Sâlih, Hz. Hud, Hz. Nûh gibi peygamberler ve onlara iman edenler Allah’ın rahmetine ererken, onları reddedenler helak edilmişlerdir. O halde Hz. Muhammed karşı gelenler de, öncekilerde olduğu gibi kendilerine belli bir süre mühlet veriliyor olsa da, âkıbetlerinin nice olacağını düşünüp âhireti inkâr gibi bir musibetten kendilerini kurtarmalıdırlarNahl Suresi tefsiri için tıklayınız...Kaynak Ömer Çelik TefsiriNahl Suresi 36. ayetinin meal karşılaştırması ve diğer ayetler için tıklayınız... İslam ve İhsan NAHL SÜRESİ Gîrîş Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Ruh Nedir? Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Tayyibler Kimlerdir? Meal Dirayet Vb Rivayet Tefsiri Peygamberler Neye Çağırırlar? Meal Dirayet Vb Rivayet Tefsiri Zikr Ehli Kimlerdir? Kadın Peygamber Var Mıdır? Muctehit İçin Taklid Caiz Midir? Her Mahluk Allah'a Secde Eder Her Nimet Allah'tandır Zararı Ancak Allah Kaldırır Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri melekler allah'ın kızlarıdır iddiası İslâm'da Kız Evladı Yetiştirmenin Karşılığı Zulmün Neticesi Muahezenin Anlamı Dabbenîn Anlamı Peygamberlere Zalim Denir Mi? Kitab Kelimesi Neye Denir? Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Süt Mucizesi İçkî Nerede Haram Kılındı? Hayvanlara Peygamberler Gelmiş Midir? Tedavî Olmak Caizdir Efsunla Tedavi Olmak Caiz Mi1! Erzel'il Ömr Hangi Yaştır? Rızkı Allah Verir Kadın Evinin Hizmetini Yapmakla Mükellef Midir? Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsîrî Hür Île Kölenin Mukayesesi Niçin Kıyamete Saat Denildi? Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Allah'a Ortak Koştuklarından Kastedilen Nedîr? Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Ümmetlerin Aleyhindeki Şahitler Kimlerdir? Şahitten Ne Kastedildi? Kur'an Her İlmi Kapsıyor Mü? Allah'ın Emrettikleri Kainatın Nizamını. Sağlayan Üç Prensib Îslâmın Ahde Verdiği Önem Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Tayyibe Hayat Hangi Hayattır? Kür'an Okunmak İstendiğinde Ne Yapmak Gerekir? Şeytan Kime Hâkim Olur? Ruh'ul Kudüs Kimdir?- Meal Dîrayet Ve Rivayet Tefsiri Müşriklerin İddiasına Göre Peygamber'e Kur'an'ı Kim Öğretiyordu? Allah'ın Âyetlerinden Kastedilen Îrtîdadın Hükmü İslâm'da İlk Şehit Zorlanan Kimsenin Yemini Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Haram Edilenler Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsiri İbrahim Milleti» Ne Demektir? Dîn Ve Mîllet Kavramları Cuma, Cumartesi Ve Pazar Hikmet Nedir? Rasülullah'jn Hz. Hamza İçin Yaptığı Yemini Bozup Kefaret Vermesi Kısas Neyle İcra Edilir? NAHL SÜRESİ Gîrîş îbn Ebi Hatim'in rivayet ettiğine göre, bu sureye En-Neam» Suresi de denilmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, bu surede kullarına ihsan etmiş olduğu nimetleri saymaktadır. îbn Merduveyh'İn îbn Abbas ile îbn Zübeyr'den rivayet etti­ğine göre, bu sure hicretten önce Mekke'de nazil olmuştur. Nuhas, Mücahid kanalıyla îbn Abbas'tan, bu surenin son Üç ayeti müstesna, Mekke'de nazil olduğunu söylemektedir. O son üç ayet ise, Hz. Peygamber Uhud'dan dönerken Uhud İle Medine arasında nazil olmuştur. îbn Abbastan gelen bir rivayete göre, 95-96. ayetler dışında surenin tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Umeyye el-Ezdi, Cabir b. Zeyd'den, bu surenin 40 ayetinin Mekke'de diğer ayetlerininse Medine döneminde nazil olduğunu rivayet etmektedir. Bu sure 128 ayettir. Tabersi ve bazı müfessirler bu sayıda ih­tilaf olmadığını söylemişlerdir. Ed-Dânî, Kitab'ul-Aded» adlı ese­rinde, bu surenin ayetlerinin 93 olduğunu söylemektedir. îcma'a göre bu surede dört mensuh ayet vardır. Fakat ihtilaflı bir görüşe göre mensuh ayet sayısı l'dir. Surenin 68. ayeti balansından nahl bahsettiği için bu sure­ye balansı» anlamındaki Nahl» adı verilmiştir. Sure 2840 keli­me, harften ibarettir. Celâleddin Suyutî, iki sure arasındaki münasebet ile ilgili ola­rak şunu söylemiştir Hicr Suresi'nin son ayeti bu surenin ilk aye­ti ile sıkı bir şekilde irtibatlıdır. O son ayette Ya'tike», bu ilk ayette ise Eta» fiili kullanılmıştır. Yani önce muzari, sonra mazi sigası getirilmiştir. Sabit olduğuna göre, istikbal mazinin önünde­dir. [1] Meal Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla 1- Artık Allah'ın emri geldi. Onu istemekte artık acele etmeyin. Allah onlann koştukları ortaklardan münezzehtir, yü­cedir. 2- Allah melekleri kullarından dilediği kimseye, emrinden bir ruh ile, Benden başka mabud olmadığına dair insanları uyarın ve benden sakının» diyerek indirir. 3- Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Allah onlann koş­tukları ortaklardan münezzehtir. 4- O inşam bir damla meniden yarattı fakat bir de ba­karsın ki insan Rabbine apaçık bir hasım olmuştur! 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtacak şeyler ve daha birçok faydalar vardır. Onlann etlerini de yer­siniz. 6- O hayvanları akşamleyin getirirken, sabahleyin de meraya götürürken, sizin için onlarda bir güzellik vardır. [2] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 1 Artık Allah'ın emri geldi. Onu...» Bu Ayetin Tefsiri Emr» ile kastedilen, el-Bahr'da da ifade edildiği gibi, Kıya-met'tir. tbn Merduveyh, Dahhak ile İbn Abbas'tan şöyle rivayet etmek­tedir. Allah'ın emri ile kastedilen, Hz. Muhammed'in gönderilme­sidir.» tbn Cübeyr'e göre emir'den maksat azabın inmesidir. Yani Allah'ın peygamberine va'dettiği yardım, zafer ve düşmanları öl­dürmek, esir etmek, mallarının yağmalanması, ev ve yurtlarının elde edilmesi tarzındaki işlerdir. îbn Cerir ve bazı mtifessirler Dahhak'tan emir ile hükümle­rin, hududlann ve farzların kastedildiğini rivayet etmişlerdir. An­cak bu görüş, çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü hiç kimseden Hz. Peygamber'in Allah'ın farzlarının hemen gelmesini talep et­tiği, hadlerin hemen gelmesini istediği sabit olmamıştır. Emrin gelmesi, onun yaklaşmış olmasıdır. Veyahut onun başlangıcı gel­miş demektir. Fela testa'ciluhu» fiilindeki zamir, zahire göre emr»e raci-dir. Çünkü burada emirden bahsedilmektedir. Bazılarına göre bu zamir Allah» lâfzına racidir. Yani AU îah'tan azabı veya Kıyametin kopmasını acüen istemeyin». Onların azabı acilen istemeleri her ne kadar istihza yoluyla ise de hakikat üzere hamledilmiştir. Ve böyle bir istihzadan neh-yolunmuşlardır. îbn Abbas, Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı» Kamer 1 ayeti nazil olduğunda, kâfirlerin; Muhammed KıyameVin yaklaştığını iddia ediyor. Gelin de yapmakta olduğumuz bazı davranışları ter-kedelim ki bakalım ne olacak?» dediklerini ve bir şeyin inmediği­ni görünce de, Biz bir şey görmüyoruz» diye konuştuklarını nak­lediyor. Bunun üzerine insanlar için hesaplarının yaklaştığı bildi­rildi. Onlar bunun Üzerine çok korktular. Günler geçtiği halde yine bir şey olmayınca, Ey Muhammedi Bizi kendisiyle korkuttuğun azabın geldiğini hâlâ göremedik» dediler. Sonunda da, Artık Al­lah'ın emri geldi» ayeti nazil oldu. O zaman Hz. Peygamber hak olan İcavimlerin akıbetini dikkatle ve ibretle seyredin!» 37 Ey Muhammed! Sen onların hidayete...»Bu Ayetin Tefsiri Allah Teâlâ, bu ayette Hz. Muhammed'e hitap etmektedir. Çün­kü Kureyşliler küfür ve şirkte ısrar ediyorlar ve buna karşın da Hz. Peygamber onların iman etmesi hususunda ısrar ediyor­du. Allah Teâlâ da bu ayetinde, onların üzerlerinde dalâlet ve küfrün sabit olduğunu büdirerek şöyle buyurdu Sen onların hida­yete ermelerine her ne kadar düşkilnsen de, AUah'm saptırdığı birini, kimse hidayete erdiremez. Onlardan azabı da uzaklaştıra­maz. Çünkü onlan azaptan koruyacak bir yardımcıları da yok­tur.» 38 Onlar olanca güçleriyle, ölen bir kimseyi.,,» Bu Ayetin Tefsiri İbn'ul-Cevzî, bu ayetin nüzul sebebinin şu olduğunu söyle­mektedir Müslümanlardan bazılarının, bazı müşrikler üzerinde alacak­ları vardı. Bir müslüman Habbab b. Eret, alacağı olduğu bir müşrike As b. Vaü giderek; Ölümden sonraki hayatıma yemin ederim ki...» dedi. Müşrik ise; Sen ölümden sonra dirileceğini mi iddia ediyorsun? Vallahi ölen bir kişi, bir daha diriltilmez ve hoş-re de göndeHlmez» dedi îşte bunun Üzerine mezkûr ayet nazil ol­du.» Bu rivayet Ebul-Haniye'den gelmektedir. Müşriklerin ,tevhid gibi ayrıca hasrı Öldükten sonra diril­meyi reddetmelerinin nedeni, şu husustan kaynaklanmaktadır. Onlara göre, insan sadece bu iskeletten bedenden meydana gel­mektedir. Dolayısıyla insan Ölüp iskeleti parçalanıp, bedeni çürü­dükten sonra, artık aynısının bir daha olması mümkün değildir. Çünkü bir şey yok olursa, artık onun geriye hiçbir şeyi kalmaz. îşte müşrikler bu nedenle haşn inkâr etmektedirler. Oysa on­lar şu noktayı gözden kaçırmaktadırlar. İnsanı ve diğer mahlûka-tı hiç yoktan meydana getirmeye kadir olan Allah, onların beden­leri çürüyüp toprak olduktan sonra yine aynı hale getirip, haşre göndermeye kadirdir. Bu yüzden Allah Teâlâ, onların bu inkârlanm en şiddetli bir şekilde reddederek şöyle buyurdu Hayır! Bu O'nun üzerine hak olarak verdiği bir sözdür, fakat insanların ço­ğu bilmezler». Yani insanların çoğu haşre gönderileceklerini bir türlü idrak edemezler. Buna ya ilimleri yetmiyor ya da dikkatleri kısırdır. Belâ» Hayır! lafzı olumsuz cümlenin arkasında gelen hük­mü ispat içindir. Aynı zamanda —yukarıda da değindiğim gibi— onların şüphelerinin cevabıdır. Evet, inşam kudretiyle yoktan var eden Allah, onu var ettikten sonra yok edip, tekrar var etmeye de muktedirdir. Çünkü ikinci varediş, birincisine göre daha kolay­dır. Çünkü burada bedenin toprak olmuş parçalan söz konusu­dur. 39 Allah, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi...» Bu Ayetin Tefsiri İnsanların çoğu, haşre dönüşün nasıl olacağım ve Allah'ın her şeye muktedir bulunduğunu bir türlü anlayamamaktadırlar. Bu yüzden Allah Teâlâ, onlan haşre gönderecektir ki, hakkında ihtilaf ettikleri hususları onlara beyan etsin. Yani ölümden sonra dirilmenin olmayacağını iddia edenlerin delillerini çürüterek, ger­çeği onlara gösterecektir. Ayrıca küfre sapanlar haşrolunduktan sonra, iddialarının ölümden sonra dirilme, cennet, cehennem, he­sap yoktur vb. yalan olduğunu böylece anlasınlar. Bu ayet haşri gerektiren sebebe işaret etmektedir. Allah Teâ-lft, hikmet bakımından haşri gerektiren sebebi zikretmektedir. Tıp­kı hak ile bâtıl, haklı ile haksızın arasım ayırma, birine sevap di­ğerine ceza verilmesi gibi. 40 Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkur ayet Allah Teâlâ'nın Ölüleri diriltmek istediği takdir de, buna kadir olduğunu, onlan hesaba çekip, yaptıklarının karşı­lığını vereceğini ve bunun için de kendisi için herhangi bir yor­gunluğun söz konusu olmadığım ortaya koymaktadır. Çünkü o hiçbir şeyin kendisini acze düşüremeyeceği, kâdîr-i mutlak olan zattır. Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, Allah Teâlâ şöyle buyurur Ademoğlu bana küfreder, fakat bana küfretmesi uygun de­ğildir. Beni yalanlar, bu da uygun değildir. Onun bana küfretme­si, Allah'ın çocuğu vardır» demesidir. Beni yalanlaması ise, Al­lah beni yeniden diriltmeyecektir. Başlangıçta olduğu gibi beni ikinci kez yaratmayacaktır» demesidir». Buhari Hadisin bazı rivayetlerinde ibare şöyledir Ademoğlu beni yalanladı. Oysa böyle bir yetkisi yoktur. Ba­na küfretti. Oysa yine böyle bir yetkisi yoktur. Onun beni yalan­laması, Allah bizi başlangıçta olduğu gibi, ikinci kez diriltmeye­cektir» demesidir. Oysa yaratılan bir kimsenin, ilk kez yaratılma­sı ikinci kez dirilülmesinden daha kolay değildir. Onun bana küf' retmesi, Allah çocuk edindi» şeklindeki sözüdür. Oysa ben ehad bir olanım. Ne doğurmuş ne doğurulmuş ve ne de hiç kimsenin kendisine denk olmadığı, herkesin ihtiyacını veren Allah'ım»[22] Ebu Zer'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur AUah Teâlâ dedi ki Ey Ademoğlu! Hepiniz günahkârsınız. Ancak kime afiyet ve­rirsem, o kurtulur. Bu yüzden benden af talebinde bulunun ki si­zi affedeyim.. Hepiniz fakirsiniz. Ancak kimi zengin etmişsem, o müstesnadır. Bu yüzden benden isteyin ki size vereyim. Hepiniz dalâlettesiniz. Ancak hidayet ettiğim müstesnadır. Bu yüzden, ken­disini affetmeye, kâdîr bulunduğumu bilerek, af talebinde bulunan kimseyi affederim. Onun mevcut günahlarına aldırmam. En evve­liniz, ahiriniz, diriniz, ölünüz, canlınız, cansızınız, en şakiniz ve en asiniz bir araya gelse, yine de benim hükümranlığımdan bir sivrisinek kanadı kadar bir şey eksiltemez. Şayet en evveliniz, ahi­riniz, diriniz Ölünüz, canlınız, cansızınız, en muttaki, en din­darınız biraraya gelse, hepiniz böyle olsanız, yine benim hüküm­ranlığıma bir sivrisinek kanadı kadar bir ilavede bulunmuş ol­maz. Evveliniz, ahiriniz, diriniz, ölünüz, canlınız, cansızınız bir­araya gelip, hepinizin istediğini verinceye kadar benden talepte bulunsanız, yine benim katımdaki hazineden bir şey eksilmez. An­cak biriniz iğneyi denize daldırdığında, denizden ne eksilirse, an­cak o kadar eksilir. Yani iğnenin denize daldınlmasıyla denizden bir şey eksilmeyeceği gibi, hiçbir eksiklik olmaz. Bunun nedeni benim el-Cevvad, el-Macid ve el-Vacid olmamdır. Benim vergim kelâmdır, benim azabım kelâmdır. Ben bir şeyin olmasını istedi ğimde, ona emrim, sadece ol» demektir, o da hemen oluverir.» îmam Ahmed, Tirmizİ, îbn Ebi Hatim ve Beyhaki. [23] 41 Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda...» Bu Ayetin Tefsiri Bu ayet Bilâl Habeşi, Suheyb Rumî, Habbab b. Eret, Abis, Cü-beyr ve Ebu Cendel b. Seni adlı sahabiler hakkında nazil olmuş­tur. Müşrikler onları Mekke'de iken hapsederler, İslâm'dan küf­re dönmeleri için durmadan işkence yaparlardı. Onlar zayıf kim­selerdi. Güç ve kuvvetleri yoktu. Meselâ Bilâl Habeşi'yi sahipleri Mekke meydanına çıkarırlar, sıcağın en şiddetli zamanında, kendi­sini bağlarlar ve göğsünün üzerine bir kaya parçası koyarlardı. Fakat o durmadan, Efıad, Ehad» Allah birdir, Allah birdir diye haykırırdı. Hz. Ebubekir onu müşrik olan sahiplerinden alıp, azad etmişti. Hz. Ebubekir onunla beraber altı köle daha satın alıp, azad etmişti. Suheyb Rumî'ye gelince, o Kureyşlilere şöyle diyor­du Ben yaşlt bir kimseyim. Sizinle durduğum takdirde size bir yarartm dokunmaz. Sisin aleyhinizde dahi olsa size yine bir zarar veremem». O böyle dedi ve daha sonra malını onlara vererek ken­dini azad ettirdi. Nitekim Ebubekir onun yanından geçerken; Ey Suheybh dedi Bu alışverişin karlı oldu yani bu ticaretten kâr ettin». Diğer sahabiler de aynı şekilde, Kureyş müşriklerine istedik­lerini vererek, Mekke'den çıktılar Katade de bu ayetin Hz. Peygamber'in ashabı hakkında nazil olduğunu söylemiştir Mekke müşrikleri onlara zulmettiler ve on­ları yurtlarından çıkardılar. İçlerinden bir grup Habeşistan'a göç etti. Sonra Allah Teâlâ onlara Medine'yi merkez yaptı ve onlar da Medine'ye hicret ettiler. Allah, onlara Medineli müslümanlan yar­dımcılar kıldı. O müslümanlar kendilerine kucak açıp yardım et­tiler, mâlî durumlarını düzeltmeye çalıştılar. îşte bu ayet muha­cirlerin ve hicret olayının faziletini ortaya koymaktadır. Ayrıca, sadece Allah için yapılmayan bir hicretin hiçbir değerinin olma­dığı da böylece vurgulanmaktadır. Hicret, bir beldeden diğerine göç etmektir. Nitekim bu neden­le, Ameller niyete göredir» hadisi varid olmuştur. Bu hadiste şu ifadeler kullanılmıştır Kimin hicreti, Allah ve Rasûlü içinse, onun hicreti Allah'a ve Rasûlü'nedir. Kimin hicreti de elde etmek iste­diği bir dünya malt veya .nikâhtamayt istediği bir kadın içinse, onun hicreti bunlaradır». Buhari, Müslim Allah rızası için hicret eden kimselere, biri dünyada diğeri Ahiret'te olmak üzere iki kez mükâfat verilir. Allah Teâlâ'nın on­ları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz» diye buyurması on­ları Medine'de yerleştirip, orayı kendilerine hicret yurdu yapacağı­nı ifade eder. Yani, dünyada güzel bir beldeyi Medine'yi kendi­lerine yerleşme yeri kılacağız. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer kendi halifeliği dönemin­de birine maaş verirken; Al bu maaşı. Allah onun içine bereket ihsan etsin. Bu sana dünyada verileceği va'dolunandır. Ahiret'te kendin için edindiğin azık, bundan daha efdaldır» dedi ve sonra da bu ayeti okudu. Bazıları bu ayeti, Onlara dünyada ihsan edilecektir» şeklin­de yorumlamaktadırlar. Bu ihsan ise Allah Teâlâ'nın müminler için Mekke'yi fethederek kendilerine zulmeden Mekke halkını el­lerine düşürmesi ve kendilerini Mekke'den sürüp, hicrete zorla­yan kâfirlere onları galip getirmesidir. Allah Teâlâ tüm Araplara karşı onlara yardım etti. Doğu'nun ve Batı'nın en uç yörelerine kadar onları gönderdi ve muzaffer kılmak suretiyle kendilerine yardımda bulundu. Bazıları Dünyada iyilik» ile kastedilenin hidayet olduğunu söylemişlerdir. Ahiret mükâfatının daha büyük olması dünyada verilenlerden daha efdal, daha şerefli olmasıdır. Eğer bilirlerse» ifadesindeki zamir »kâfirlere racidir. Çünkü müminler Ahiret'teki mükâfatlarını bilmektedirler. Ayetin anlamı şu şekildedir Şayet kâfirler Ahiret mükâfatının, dünyadaki mü­kâfattan daha büyük olduğunu bilselerdi, muhakkak Ahiret'e rağ­bet ederlerdin. Bazı müfessirlere göre, zamir muhacirlere racidir. Yani, eğer muhacirler Allah'ın kendileri için Ahiret'te ne hazırladığını busey­diler, daha çok çalışır ve cihad ederlerdi. Başlarına gelen belalara daha fazla sabırla karşı koyarlardı. İbn Abbas'ın rivayetine göre, bu ayetin nüzul sebebi olan kim­selerden Süheyb Rumî için, Hz. Ömer'in; Süheyb ne güzel bir kuldur. O Allah'tan korkmasaydı da Allah'a isyan etmezdi» şek­lindeki sözü hakkında îbn Atiyye'nin değil, Katade'nin görüşü da­ha doğrudur. Şeyh Bahaddin Sübki, Telhis şerhinde, diğer hadis hafızlan gibi hadis kitaplarında geniş bir araştırma yaptıktan son­ra, Hz. Ömer'e nispet edilen bu sözün mevcut olmadığına işaret etmiştir. Onların bu sözleri bu rivayetin sahih oluşunda kuvvet­li bir şüphe meydana getirir. [24] 42 O muhacirler fci sabreden ve...» Bu Ayetin Tefsiri O müminler tüm işlerinde Allah'a tevekkül ederler. Bazı mü­fessirlere göre, Allah Teâlâ'nın bu ayette hem sabrı hem de tevekkülü zikretmesinin nedeni, tevekkül ile sabrın Allah'a giden yolun başlangıç ve sonuç noktaları olmasıdır. Sabrı nefsi kahret­mek, hapsetmek, iyi ameller ve diğer taatlerde onu durdurmak, insanlardan gelen eziyetlere karşı tahammül gösterebilmektir. Bu­rada sabır ile, mubah olan şehvetlerde ve haramlarda/ musibet­lerde gösterilen sabır kastedilmektedir. Tevekküle gelince, o ta­mamen insanlardan kesilip tüm varlığıyla kişinin Allah'a yönel­mesidir. Bu bakımdan sabır, Allah'a giden yolun başlangıç nok­tası, tevekkül ise son noktasıdır. [25] Meal 43- Biz senden Önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler­den başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikr ilim ehline sorun! 44- O peygamberleri apaçık deliller ve kitaplarla gön­derdik. İnsanlara kendilerine indirileni beyan etmen için sonra zikri Kur'an'ı indirdik. Umulur ki düşünürler. 45- Kötülükler düzenleyip kuranlar, Allah'ın kendilerini ye­re geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilmedikleri bir yerden azabın gemleyeceğinden emin mi oldular? 46- Veya onlar dönüp dolaşırlarken azabın kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Onlar Allah'ı aciz bıraka­cak değillerdir. 47- Ya da Allah'ın kendilerini bir korku üzerinde yaka­lamayacağından emin midirler? Kuşkusuz Rabbin çok şefkatli ve pek merhametlidir. 48- Allah'ın yarattığı şeyleri görmediler mi ki, onlann göl­geleri küçülerek veya sürünerek Allah'a secde ettiği halde sağa -sola döner durur. 49- köklerde ve yerde bulunan tüm canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler. 50- Onlar üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendileri­ne ne emrolunursa onu yaparlar. 51- Allah İki mabud edinmeyin. O ancak bir mabuddur. O halde yalnız ve yalnız benden korkun» dedi. 52- Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Ve din de sade­ce O'na aittir. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53- Nimet olarak size gelen her şey Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda yine sadece O'na yalvarırsınız! 54- Sıkıntılarınızı giderdiğinde ise, içinizden bir kısım kim­seler hemen Rablerine ortak koşarlar! [26] Dirayet Vb Rivayet Tefsiri 43 Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayet, tüm peygamberlerin erkeklerden olduğuna de­lâlet etmektedir. Bazı kelâm alimleri Eş'ariler, Allah Teâlâ'nın kadınlardan da peygamber gönderdiğini iddia etmişlerse de, bu çoğunluğun görüşüne muhaliftir. Bu ayet, Kureyşlileri şiddetle reddedip kınayan ayetlerden bi­ridir. Onlar Hz. Peygamber'in risaletini inkâr etmiş ve şöyle de­mişlerdi Allah bir beşeri peygamber olarak göndermekten yüce­dir. Niçin bize bir melek göndermedi?» Allah Teâlâ da bu iddiayı şöyle reddetmiştir Bizim ilâhî sünnetimizin cereyan eden şekli budur. Hikmet gereğince, umumi bir davet için ancak kendisine vahyettiğimiz bir beşeri göndeririz». Vahiy çoğu kez melek vasıtasıyla gelir. Emir ve yasaklardan müteşekkildir. Ki peygamberler onları insanlara aktarsınlar. Umu­mi davet» tabiriyle meleklerin sadece tebliğ için peygamberlere gönderilmeleri kastedilmekte ve meselâ Hz. Meryem'e müjde ver­mek için gönderilmeleri tarif dışında tutulmaktadır. Yine vahyin çoğu kez melek vasıtasıyla geldiği söylenmekte» vahyin bir kısmınxn da, melekler vasıtasıyla olmadığı ortaya konmaktadır. Nite­kim başka bir ayet de bu hususu açıklayıcı mahiyettedir Allah, bir beşerle ya vahiyle ya da perde arkasından konuşur. Veya bir elçi gönderir. Allah'ın izniyle dilediğini ona vahyeder». .Şura 51 [27] Zikr Ehli Kimlerdir? Zikr ehli» ifadesindeki zikr» ile ilim, kitap kastedilmekte­dir. Zikr ehli ise, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlardır. Yani eğer bilmiyorsanız yahudi ve hıristiyanlara sorun. Bu yorum İbn Abbas'a aittir. Hasan Basri ve Süddi de aynı görüştedir. Kitab»a zikr denilmesinin sebebi, daha ilerideki ayetlerde açıklanmaktadır. Mücahid'e göre, Zikr» kelimesi sadece Tevrat için kullanılır. Nitekim, Zikr'den sonra Zebur'u yazdı» buyurulmaktadır. Bu yoruma göre, zikr ehli», yahudilerdir. Ebu Hayyan el-Bahr'ul-Muhit» adlı tefsirinde, zikr ehli ile müslüman olmayan kitap ehlinin kastedildiğini söylemektedir. Çünkü Mekkeliler onları itham etmiyorlardı ve onların sözlerini dinlerlerdi. Peygamberlerin sadece erkeklerden olacağı meselesi, onlar tarafından da öne sürüldüğünden, ehli kitabın bu görüşü Kureyş aleyhine bir delil teşkil ediyordu. Ayetin inzal edilme ne­deni, onların delillerini boşa çıkarıp, kendilerini ilzam etmektir. Aksi takdirde hak zaten apaçıktır ve herhangi birinin aynca onu bildirmesine gerek duymaz. Mekke müşrikleri bu ayet inince, Me­dine'de oturan yahudilere elçiler göndererek, peygamberlerin an­cak erkeklerden geleceği şeklindeki sözün doğruluğunu, onlara sordular. A'meş, Süfyan b. Uyeyne ve İbn Cübeyr, zikr ehli ile Abdullan b. Selâm, Selman-ı Farisi gibi müslüman olan ehli kitabın kastedildiğini söylemişlerdir. Ancak bu zayıf bir yorumdur. Çün­kü müslüman olan ehli kitabın sözü, müşriklerin yanında mute­ber sayılamazdı. Yine Ebu Cafer ve îbn Zeyd'in, zikr ile Kur'an'ın kastedildiği, zira birçok ayette Kur'an karşılığında, Zikr» tabirinin kullanıldığı şeklindeki görüşleri de bu nedenle zayıftır. Çünkü bu yoruma göre,Zikr ehli» ile mutlak anlamda müslümanlar kaste­dilmektedir. îmamiye mezhebi alimleri, Zikr ehli» ile kastedilenin oniki İmâm ve ehli beyt olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşleri için de Cabir hadisini delil olarak öne sürmüşlerdir. îmamiye mezhebi alimlerinden olan Muhammed b. Müslim, Ebu Cafer'den, onun şöyle dediğini rivayet etmektedir Zikr ehli, biz ehli beytiz». Bazı müfessirler, İmamiye mezhebine mensup bazı alimlerin, Zikr eh­li» ile Hz. Peygamber'in kastedildiğini belirttiklerini öne sürmüşlerdir. Ebu Hayyan'ın tefsirinde de belirttiği gibi, Mekke müşrikleri Mekke'de bulunan ehli beytin haberiyle nasıl ikna olabilirler? Oy­sa ehli beyt, müşrikler nazarında Hz. Peygamber'den daha doğru söyleyen kimseler olarak da tanınıyor değillerdi. Üstelik Hz. Pey­gamber, onların arasında ehemin» lakabıyla biliniyordu. İbn Merduveyh'in rivayet ettiği hadis ile, bazı îmamîlerin Enes'ten rivayet ettikleri şu haber birbiriyle çelişmektedir. Hz. Peygamber'den dinledim şöyle buyurdular' Kişi namaz kusa, oruç tutsa, hacca gitse, hatta umre bile yapsa, o münafık olabilir». Mecliste bulunanlardan biri sordu Ey Allah'ın Rasûlü! Nifak onun kalbine nasıl girmiştir?» Hz. Peygamber cevaben şöyıe buyurdu Kişi, imanı Allah'ın zikr ehlinden sorun» dediği bi kimse olmasına rağmen imanına ta'n eder». Bu hadis sahih değil­dir. Alusî, ehli zikr» ile ehli Kur'anmn kastedilebileceğini söyle­miştir. Her ne kadar Ebu Hayyan, diyeceğini demişse de bu görüş yakın bir ibarede inşaallah görülecektir. Eumanî, Zeccac- ve Ezherî'ye göre, ehli zikr» ile önceki üm­metlerin haberlerini bilen alimler kastedilmiştir. Bu bakımdan buradaki zikr», hıfzetmek, korumak, ezberlemek demektir. Allah Teâlâ bu yoruma göre adeta şöyle demektedir Önceki ümmetle­rin haberlerine muttali olan ve onları bilen kimselere sorun. Onlar size bu gerçeği haber verirler».[28] Kadın Peygamber Var Mıdır? Daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, bu ayet Allah'ın bir kadı­nı veya bir çocuğu peygamber olarak göndermediğine delâlet et­mektedir. Hz. İsa'nın beşikte iken nebi olması keyfiyeti buna ters düşmemektedir. Çünkü nübüvvet, risaletten daha umumidir. Yine bu ayet, Hz. Meryem'in peygamber olduğunu ileri sürenlerin iddi­alarının doğru olmadığım göstermektedir. Çünkü bu ayet bir kadı­nın peygamber olabileceği iddiasını nefyetmektedir. Bundan an­laşılan Hz. Meryem'e atfedilen nübüvvet iddiası sabit değildir. An­cak kadınların peygamber olabileceğine dair gelen haberin sahih olduğunu savunan bir grup vardır. İbn Seyyid, bunu tas­hih etmiştir. Ayet meleklerin peygamber olarak gelmediklerine delâlet etmekle birlikte, şu ayetle çatışıyor da değildir Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı rasûller kı­lan Allah'a hamdolsun». Fatır 1 Çünkü Allah Teâlâ'nın melek­leri rasûller kılması, onları peygamberlere göndermek içindir. Bili­nen anlamda genel değildir. Oysa burada sözkonusu olan umu­mi bir davadır. Bu bakımdan, Rasûto kelimesinin Kur'an'da tılahî veya lugavî olarak her iki şekilde de kullanıldığına dikkat edilmektedir. îşte burada da kastedilen lugavî mânâdır. Cübbaî bu hususta şöyle demektedir Melekler kendi suretlerinde hiçbir peygambere görünmemiş-lerdir. Fakat bazı kimselerin suretine girerek kendilerini göster­mişlerdir». Ancak Cübbaî'nin bu iddiasını, Hz. Peygamber'in Ben Ceb­rail'i iki kez asıl suretinde gördüm» hadisi nakzetmektedir. Ceb­rail'i asıl suretinde Hz. Peygamber'in gördüğü sabit olduğuna ve bu da Hz. Peygamber'in vasıflan arasında bulunduğuna göre, di­ğer peygamberlere de meleklerin asıl suretlerinde görülmelerinde herhangi bir mani yoktur. Fahruddin Razî, Kadı Beyzavî'den nakille şöyle demektedir — Cübbaî'nin maksadı meleklerin bir peygambere, Ümmet­lerinin hazır bulunduğu bir mecliste, kendi suretlerinde olmayıp, bazı kimselerin suretlerinde geldiklerini anlatmaktır. Nitekim rivayet olunduğuna göre, Cebrail Hz. Peygamber'e ashabının hu­zurunda Dihyet-ul-Kelbî veya Süraka b. Cü'şum veya bir bedevi şeklinde gelmiş ve orada bulunanlar onu tanımamışlardır. Bu ayetten anlaşıldığına göre, bilinmeyen bir mesele hususun­da alimlere başvurmak vacip olmaktadır. îmam Suyutî, eUklil» adlı eserinde, bu ayetin avam tabakasının fer'î meselelerde taklid etmesinin cevazına delâlet ettiğini öne sürmesi çok ilginçtir. Çünkü ayetin zahirinden umum anlaşılmaktadır. Hele müracaat edilmesi gereken mesele, usul bahsiyle ilgili olduğu takdirde, Suyutl'nin bu sözü daha da dikkat çekici olmaktadır. Celaleddin Mahalli'den nakledilen bir söz, Suyutî'nin iddiasının aksini ispat edecek mahiyettedir. Bu zat şöyle demektedir Müctehid olmayan bir kimse, İster avamdan olsun, isterse olmasın bir müctehidi takîid etmesi gerekir. Çünkü Allah; Eğer bilmiyorsanız, zikr ilim ehline so. run» diye buyurmuştur. En doğru görüş, itikadı meselelerle, di­ğerleri arasında bu noktada bir fark olmamasıdır». Mahalli ve bazı alimler; Müctehid olan kimsenin bir başka­sını taklid etmesi ,kesinlikle yasaktır. Etinde delil bulunsun veya bulunmasın. İsterse fiilen müctehid olsun, isterse ictihad ehliye­tini almış ve fakat ictihad yapmamış olsun» demişlerdir. Tüm bu sözler, dört mezhebin imamlarını veya bir başka müctehidi taklid etmek arasında fark olmadığım göstermektedir. Nitekim Hafız îbn Hacer şöyle der; Kendisi taklid edilen kimsenin mezhebi mü sarhoşluk vermeyen diğer maddelerinden içmenin caiz ol­duğuna da delildir. Ancak nebiz sarhoşluk verecek dereceye vardı mı, içilmesi caiz değildir». Bu görüşte olanlar, yorumlarını şu hadisle desteklemişlerdir Allah şarabın aynini haram kılmıştır. Onun azı da, çoğu da ha­ramdır. Her içkiden sarhoşluk vereni de haram kılmıştır» Dare-kutni. Nebizin içilmesine eğer sarhoşluk vermiyorsa cevaz ve­renlerden biri de İbrahim en-Nehaî'dir. Ebu Cafer et-Tehavî de bu görüşe katılmıştır. Süfyan-ı Sevrî de bu görüştedir. Hatta Kurtu-bî'nin tefsirinde yer aldığına göre kendisi de nebiz içerdi. İbn Mesud, îbn Ömer, Ebu Eezin, Hasan Basri, Mücahid, Şa'-bi, Nehaî, îbn Ebi Leyla, Ebu Sevr, Kelbi ve îbn Cübeyr ise, riva­yet edildiğine göre, Sekr» kelimesini Şarap» ile tefsir etmişler­dir. Güzel gıdalar» ile kastedilen sirke, kuru hurma, kuru üzüm vs. dir. îbn Abbas, Sekr ile şarabın, Güzel gıdalar ile de bu iki mad­deden hurma ve üzümden yapılmış yenilen ve içilen helâl nzık-ların kastedildiğini söylemektedir. Bazılarına göre Sekr ile, tatlı ve helâl olan şira kastedilmek­tedir. İbn'ul-Arabî, bu görüşler içerisinde en kuvvetlisinin îbn Ab-bas'a ait olduğunu söylemektedir. îbn Abbas'in görüşü ise iki şekilde yorumlanabilir. a Bu ayet şarabın haram kılınmasından önce gelmiştir. b Ayetin mânâsı şöyledir Allah hurma ve üzüm meyvala-nyla size nimetler ihsan etti. Ancak sizler onlardan haram olan şarabı, hududu aşarak elde ediyorsunuz». Fakat sahih olanı, bu ayetin şarabın haram kılınmasından ön­ce inmesidir. Daha sonra ise neshedilmiştir. Çünkü bu ayet Mek-kî'dir. Şarabı haram kılan ayet ise, Medine DÖnemi'nde nazil ol-tur. [50] Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur Ümmetin ek­seriyeti sarhoşluk veren şeyin azının da, çoğunun da haram oldu­ğunda ittifak etmiştir. Bazı mezheplerin nebizin helâl olduğuna dair delil getirdikleri hadisler ise, Kurtubî'nin tefsirinde ve diğer eserlerde kritik edilerek zayıf oldukları veya bu hadisle amel eden alimin o hadisi iyice tevil edemediği, anlamını bilemediği gösteril­miştir. Sarhoşluk veren nesnenin azının dahi haram olduğu ittifak derecesinde çoğunluğun görüşüdür. Allah bizi korusun! 68 Rabbin balansına vahyetti Dağlardan...»Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayette üç mesele vardır 1 Balansına vahyedümiş olması. Daha önce de bahsedildiği gibi vahy kelimesi bazen ilham an­lamında da kullanılır. îlham Allah'ın bir canlının kalbinde yarat­tığı bir şeydir ve bunun zahirde sebebi bilinmez. Bu şu ayet kabi-lindendir Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücuruna da, ondan sakınmayı da ilham edene...» Şems 7-8. İş­te canlı hayvanlar da bu kabildendir. Allah Teâlâ onlarda yarar­ları idrâk edecek, zararlardan sakınacak, maişetlerini tedbir ede­cek ilhamı yaratır. Allah Teâlâ ilhamı daha nice cansızlara da ver­diğini bildirmektedir O gün arz, haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir» Zilzal 4-5. îbrahim el-Harbi demektedir ki; Allah Teâlâ'nın ölüler üze­rinde öyle bir kudreti vardır ki, onun ne olduğu bilinememektedir. Hatta Allah katında onlara bir peygamber de gelmemiştir. Fakat Allah Teâlâ bunu ilham yoluyla onlara vermiştir. Müfessirler ara­sında, vahyin burada ilham» anlamına geldiği hususunda ihtilaf yoktur. Bazı alimler ise, vahyin burada bal ansım kendisinden is­tenilen hizmete teshir etmek anlamında kullanıldığını söylemiş­lerdir. Yani burada vahyin hakikati kastedilmemektedir. Çünkü vahyin hakikati ancak akıl sahiplerine olur. Bal ansı ise akıl sa­hibi varlıklardan değildir. Ancak bal ansından öyle fiiller sadır olur ki, insan neredeyse onu akıllılardan sanar. Meselâ araların­dan biri lider gibidir. O diğerlerinden daha büyüktür ve hükmü diğer anların Üzerinde geçerlidir. Hepsi ona hizmet ederler. Onun yüklerini de diğerleri taşırlar. O'na elYa'sub veya el-Emir Başka bir deyişle Ana Kraliçe An denilir. Bildirildiğine göre, o yuvasın­dan kaçtığı zaman, cemaati de onunla beraber gider. Yuvalarına kovanlarına dönmeleri istendiğinde, davul çalınır, müzik aletle­ri kullanılır. Böylelikle kraliçe arıyı ve diğerlerini kovanlarına geri getirirler.» 2 Allah Teâlâ, balansına dağlarda, ağaçlarda veya insanların yapmış oldukları kovanlarda ev edinme ruhsatım vermiştir. Ya'rişunen fiili hazırlarlar» anlamındadır. Bu fiil umumi­yetle dallarda, ağaçlarda ve gölgeliklerde düzenli bir şekilde sağ­lamca yuvaların yapılması anlamında kullanılır. 3 Bal arısı yuvasını petekleri altıgen şeklinde yapar. tbn Arabî, Allah Teâlâ'nın bal arısında yaratmış olduğu en ilgi çekici şeyin, ona peteğini altıgen şeklinde yapmasını ilham et­mesi olduğunu söylemektedir. Bu sayede bal anlarının evleri ade­ta bir tek parçaymış gibi birbirlerine yapışırlar. Oysa üçgenden ongene kadarki şekiller birbirlerine bitiştirilmezler ve araların­da boşluk kalır. Bundan sadece altıgen müstesnadır. O benzerle­riyle biraraya getirildiğinde, adeta bir parçaymış gibi birbirine geçirilebilir. Gerçekten de bal ansının yapmakta olduğu yuvayı akıl sahipleri aletlerle bile zor yapabilirler. Şârânî'nin birçok yerde zikrettiğine göre, sufüer burada vah­yin hakikat anlamında kullanıldığını ve Allah Teâlâ'nın bal anla­rından peygamberler gönderdiğini söylemektedirler. Aynca Allah Teâlâ, onlara göre diğer hayvanlardan da nebi ve resuller gönder­miştir. [51] Hayvanlara Peygamberler Gelmiş Midir? Ancak şeriat buna manîdir. îşrakiyye ekolü filozoflarından ba-zılan, bütün hayvanlar için nefs-i natıka olduğunu öne sürmüşler­dir. Ben neredeyse bunu, onlar için teslim edecek durumdayım. Biz sofulardan işittiğimizi başka kimselerden işitmedik.[52] 69 Sonra her üründen ye ve Rabbinin...» Bu Ayetin Tefsiri Semerat» kelimesi, Semere'v&n çoğuludur ve ağacın meyve­si, yükü anlamına gelir. tbn Atiyye ayetin zahirine bakarak, bal ansının sadece ağaç­ların çiçeklerini yediğini söylemektedir. Nitekim Semere kelimesi aynı zamanda ağaç için de kullanılır. Bazı müfessirler ağaçların kendilerinin çiçeklerinin değil kastedilmesinin daha evla olduğunu söylemişlerdir. Çünkü seme­rat lâfzım sadece ağacın meyvasına tahsis etmek vakıanın hilâfı-nadır. Nitekim bal ansı yapraklan, çiçekleri, meyva ve ağaçlan da yer. Ancak bu uzak bir yorumdur. Çünkü Semere'nin ağaç» an­lamına gelmesi mecazendir ve Araplar arasında maruf değildir. Ayrıca bal ansının çiçeklerden başkasını yediği de bilinmemekte­dir. Subul» kelimesi Sebil'in çoğuludur ve yol» anlamına gelir. Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollardan git» demek, yükünü aldıktan sonra Babbin tarafından yaratılan yollardan git anlamında­dır. Subul» kelimesinin Allah'a izafe edilmesinden anlaşılan odur ki, bu yollarda çalışma imkânlannı bal anlarına hazırlayan Allah Teâlâ'nın kendisidir. Bazılarına göre, bu kelimeyle arının yiyeceğinin bulunduğunu zannettiği yere gitmek üzere kullandığı yollar kastedilmektedir. Bu takdirde, Kült» ye emri, yemekte normal yürü anlamına gel­miş olur. Bazıları ise bu kelimenin çalışma yollan ve çeşitlerinden ki­naye olduğunu söylemişlerdir. Yani bal yapmak üzere Rabbin ta­rafından sana ilham edilen yollardan git! Mücahid'den rivayet olunduğuna göre ayetin anlamı şöyledir Bu yollar Rabbin tarafından sana kolaylaştırılmış olduğu halde, o yollardan git». îbn Abdisselâm demektedir ki, yolların kolaylıkla vasıflandı-rılması, bu yollann gidip gelme için değil, gıda edinme yollan ol­duğuna delâlet eder. Çünkü bal ansı yerde değil, havada gidip ge­lir. Havada gidip gelinen güzergâh ise yol değildir. Çünkü Zülul» kelimesi gitmek ve gelmekten ötürü aşınmış yollar demektir. Ha­vada ise böyle bir şey sözkonusu değildir». Katade'ye göre, Zülul» kelimesi itaat etmek anlamında kul­lanılmıştır. Yani, Rabbine itaat ederek git». Onların karınlarından renkleri değişik bir şerbet Vat çt-kar» ifadesinde bal anlamında Şarab» kelimesinin kullanılma ne­deni, balın içilen nesnelerden olmasındandır. Öyle ki Ben bal yedim» ifadesinin hatalı bir kullanım olduğunu söyleyenler bile var­dır. Doğrusu, Ben bal içtim» olmalıdır. Cumhur-u Ulema'ya göre, bal arının ağzından çıkar, yani onun kusmuğudur. Bazıları da balm arının ağzından çıkmasının Allah'­ın kudretini daha beliğ bir şekilde gösterdiğini söylemektedirler. Bazılarına göre bal arının arkasından çıkar. Zahir olan da bu­dur. Nitekim bu görüş Hz. Ali'den de rivayet edilmiştir. Hz. Ali, dünyanın hakir bir nesne oluşu hakkında şöyle demiştir İnsan­oğlunun en üstün elbisesi bir kurtçuğun kusmuğu, en üstün içki­si ise bir arının arkasından çıkan nesnedir». Yine Hz. Ali bir baş­ka sözünde, Bala gelince, o bir hayvancıktan çıkan nesnedir.» demektedir. Hikâye edildiğine göre Hz. Süleyman, İskender ve Aristo gibi zatlar kendi dönemlerinde camdan kovanlar yaparak arının nasıl bal yaptığım müşahade etmek istemişlerdir. Acaba bal araun ağ­zından mı, yoksa başka bir yerinden mi çıkıyordu? Bunu anlamak istemişlerdi. Ne var ki arılar her defasında da cam kavanozu, içi­ni görünmeyecek derecede sıvamadan önce bal yapmadılar. Bazı müfessirlere göre, karınlarından» ifadesiyle ağızların­dan» denmek istenmiştir. Ağıza karın denmesi, onun karın hük­münde olması nedeniyledir. Çünkü ağız da karın gibi görünmez. Renkleri değişik»; yani kimi beyaz, kimi san, kimi kırmızı, kimi de siyahtır. Bu hikmet sahibi olan Yaratıcı'nın iradesinden ötürü böyledir. Bunda, arıların dolaştıkları yerlerin, iklimin veya­hut anlann yaş farklılıklarının rol oynaması muhtemeldir. Nite­kim, beyaz balın genç anlann, san balın yaşlı anların, kırmızı ba­lın daha, siyah balm ondan da yaşlı olan anlann balı olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. tBalda insanlar için şifa vardır». Bu şifa ya bizzat baldadır meselâ balgamlı hastalıklarda bal ilaç olarak kullanılır ve balga­mı söker ya da bal başka maddelerle birleştirildiğinde şifa ol­maktadır meselâ macunların çoğunda bal vardır. Yani macun gibi birçok bileşimler içerisinde bal, katkı maddesi olarak kulla­nılmaktadır. Müfessirlerden çoğuna göre burada umum kastedilmemekte-dir. Çünkü birçok hastalıklar vardır ki, bal onlar için tedavi un­suru değildir, aksine yenildiği takdirde zararlı olur. Bu bakımdan burada, hastalıklarına balın şifa olduğu kimseler kastedilmekte­dir. Şifa» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Yani çok şifa var­dır. Tebiz için de olabilir. Yani, onun bir kısmında şifa vardır. Bu yüzden, Balla her şifa mutlaka meydana gelir» veya Herkes mutlaka balla şifa bulur» demenin anlamı yoktur. Gerçek olan hu­sus, burada umumun kastedilmiş olmayışıdır. Çünkü balın fayda vermediği birçok hastalığın olduğunda kuşku yoktur. Balın umu mi olarak her hastalığa veya herkese faydalı olduğuna dair gelen rivayetlerin sıhhatini ise Allah bilir. Ebu Said el-Hudri'den rivayet olunduğuna göre, bir kimse Hz. Peygamber'e gelir ve kardeşinin ishal olduğunu söyler. Hz. Pey­gamber de ona, gidip kardeşine bal içirmesini söyler. O adam da­ha sonra gelir ve Hz. Peygamber'e der ki Kardeşime bal igirdim ama ishali daha da fazlalaştı». Hz. Peygamber ona gidip kardeşine bal içirmeye devam etmesini söyler. Adam yine gelir ve bal içir­meye devam ettiğini ama bu sefer ishalin daha da arttığını bildirir. Hz. Peygamber şöyle buyurur Allah doğru söyledi. Kardeşinin karnı ise yalan söyledi. Sen git, ona yine bal içirmeye devam et». Adam gider ve kardeşine yine bal içirir. Bu sefer kardeşi şifa bu­lur. Buhari, Müslim, îmam Ahmed, İbn Merduveyh. Ancak bu hadis, balın her hastalığa iyi geldiğini ispatlamaz. Çünkü Allah Teâlâ, belki de Hz. Peygamber'e o ishali olan adamın şifasının balda olduğunu vahyetmiş olabilir! Nitekim bazı ishal hastalıkları bal ile iyileşir. Mücahid, Dahhak, Ferra, İbn Kisan, îbn Abbas ve Hasan Bas-ri'den rivayet olunduğuna göre, Fihndeki zamir, Kur'an'a racidir. Ayetten maksat da, Kur'an'da cehalet ve şirk hastalıkları için şi­fa, hidayet ve rahmet bulunduğudur. Nitekim İbn Nuhas, bu yo­rumu güzel görmüştür. Kadı Ebubekir İbn Arabi'ye göre, mezkûr yorumun adı geçen kimselere isnadı sahih değildir. Eğer sahih ise bu aklen doğru de­ğildir. Çünkü ayetin tümü ûal ile alakalıdır ve burada Kur'an söz-konusu edilmemektedir. Ancak Kur'an'ın şifa olduğu konusunda hiçbir münakaşaya mahal yoktur. Nitekim İbn Mesud'dan rivayet olunduğuna göre O; Şifa veren iki şeye; Kur'an'a ve bala yapışı­nız» diye buyurmuştur. Tabarani Allah Teâlâ önce suyun indirilmesinden söz açmıştır. Çünkü yağmur su yarar yönünden en tamam olandır. Süt ve diğer mad­delerin oluşmasında da su esas unsurdur. Daha sonra süt zikre­dilmiştir. Zira insanoğlu sudan sonra en çok süte muhtaçtır. Süt bazen insanı su içmekten müstağni kılar. Ayrıca süt insanın fıtra­tına delâlet eder. Bu yüzden Hz. Peygamber Miraç gecesinde ken­disine ikram edilen Hamr», Bal», Süt» arasından sütü seçmiş­tir. Daha sonra Hamr» zikredilmiştir. Zira o bala nazaran süte daha yakındır. Çünkü hamr üzüm suyudur. Bal gibi katık olarak kullanıldığı maruf değildir. Onunla süt arasında bir nevi benzer­lik vardır. Çünkü her ikisi de kesif maddeler içinden çıkmaktadır. Sütün rahatlıkla içilmesi düşünülürse de, bu içki için geçerli de­ğildir. Zira içki rahatlıkla içilmez. Bu yüzden içki içenler bu es­nada yüzlerini buruştururlar. Bazen içki insanın boğazına takılır. İşte bu yüzden ters açılar bakımından da aralarında benzerlikler vardır. Ayrıca süt, insanoğlunun herhangi bir müdahalesi olmak­sızın elde edilir. Oysa içki böyle değildir. Hamrdan sonra ve bal­dan önce güzel gıdaların sözkonusu edilmesine gelince, bunun ne­deni çok açıktır. Su, süt, hamr ve balın bu tertip üzere cennet vas­fında geldikleri Kur'an'da zikredilmiştir Takva sahiplerine va'de-dilen cennetin misali şudur Orada sudan ırmaklar, tadı değişme­yen süt ırmakları, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır». Muhammed 15 Elbette bunda düşünen bir topluluk için bir İbret vardır»; yani Allah'ın kudretinin bu izlerinde düşünen kimseler için büyük bir mucize, delil ve ibret vardır. Çünkü bal arısının özelliklerini düşünen o ince ilimler, harikulade fuller üzerinde tefekkür eden bir kimse, onun hikmet ve kudret sahibi bir Rabbi olduğunu büir. O Rab bu ilhamı onun içinde var etmiştir. Bazı zındık tabipler, Hz. Peygamber'in daha önce zik­redilen bal hadisine şu şekilde itiraz etmişlerdir. Tüm tabipler balın ishal yaptığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu bakımdan ishal olmuş bir hastaya nasıl bal verilebüir?» Bu itirazm cevabı şöyledir Hz. Peygamber'in bu sözü haddizatında haktır. Hz. Pey-gamber'i tasdik eden bir kimse için bu oluşur. O kimse Peygam­ber'in tayin ettiği ve gösterdiği yerde, niyetinin aktedilmesiyle, gü­zel bir şekilde inanmasıyla balı kullanmıştır. Böyle davranan bir kimse, onun yararını görür, derecesini elde eder. Nitekim bal iç­mesi Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilen kimse sonunda şifa bulmuştur. Bu başkası için de geçerlidir. Tabipler bu hususta it­tifak etmişlerdir» sözüne gelince, bu söz o kişinin nakil hususundaki cehaletini gösterir. Çünkü kayıtta bulunmaksızın, mutlak ola­rak tüm tabiplerin ittifak ettiklerini söylemiştir». îmam Ebu Abdullah el-Mazeri şöyle demektedir İshalin birçok bilinmeyen çeşitlerinin olması doğaldır. On­lardan biri tıkabasa yeyip şişmanlamak ve kanun adeta düğümü­nün açılmasıdır. Bu takdirde doktorlar bunun ilacının, tabiat ve tabiat fiiline bırakılması olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Eğer ishalin olmasında bir yardımcıya gerek duyulursa, kuv­vet bedende kaldıkça yardım edilir. Onu bu durumda bırakmak zararlı olur.» Bu izahattan sonra deriz ki, o hadiste bahsi geçen kişinin de tıkabasa yemek yemekten ve işkembesinin ağzının açılmasından o hale gelmesi mümkündür. Bu yüzden Hz. Peygamber, ona bal yedirilmesini tavsiye etmiş ve bal yemek te ona, o madde yok olun-51 ^eaya kadar tavsiye edilmiştir. Sonunda da ishal durmuş ve bal has­taya iyi gelmiştir. Bu tıb bilgisinden çıktığına göre, itirazcıların tıbbı iyi bilmedikleri de anlaşılmaktadır. îmam Ebu Abdullah şöyle devam etmiştir Biz Hz. Peygamber'in sözünü doktorların tasdik etmesine gerek duymuyoruz. Öyle ki doktorlar onun sözünü yalanla-saiar, biz de onların sözünü yalanlarız. Onların sözlerini şiddetle reddederek, Hz. Peygamberi tasdik ederiz. Ancak onların sözlerinin doğru olduğunu müşahade edersek eğer, o takdir­de Hz. Peygamber'in sözünün tevil edilmesinin gerekliliğine inanınz. Bunu da sahih olan bir esas üzerine yaparız. Çünkü Hz. Pey­gamber'in yalan söylemediğine dair kesin hüccetler vardır».[53] Tedavî Olmak Caizdir Onda insanlar için şifa vardır» cümlesi ilâç almak yoluyla tedavi olmanın caiz olduğuna delildir. Ayrıca bu cümle başka tür tedavi yöntemlerinin de caiz olduğuna delâlet eder. Ne var ki, te­daviyi mekruh gören bazı büyük alimler bunu kabul etmemekte­dirler. Ancak bu ayet; Velilik mertebesi, Allah tarafından insa­nın başına gelen bütün belâlara razı olunmadıktan sonra tamam­lanmaz» diyen sufilere bir reddiyedir. Bu kimselere göre Allah'ın velisi, tedaviyi tamamen terketmelidir; Zira tedavi olmak caiz de­ğildir. Oysa tedaviyi inkâr etmenin hiçbir anlamı ve yaran yok­tur. Çünkü Cabir Hz. Peygamber'den sahih olarak şu hadisi riva­yet etmektedir Her hastalığın bir devası vardır. Hastalığın teda­visi yapıldığında, o hasta Allah'ın izniyle ondan kurtulur». Usame b. Serik'ten rivayet olunduğuna göre, Bedeviler Hz. Peygamber'e tedavi olup olamayacaklarını sorarlar. Hz. Peygam­ber; Ey Allah'ın kulları! Tedavi olun, Allah bir hastalığı, onun şifasını da vermedikçe bırakmaz. Ancak bir hastalık müstesna» diye cevap verince, onlar bu istisna edilen hastalığın ne olduğunu öğrenmek isterler. Hz. Peygamber de ihtiyarlık» diye cevap verir. Tirmizi, Ebu Davud, Tirmizi bu hadisin Hasen-Sahih olduğunu söylemiştir. Ebu Hizana, babasından onun şöyle dediğini rivayet etmek­tedir Ben Hz. Peygamber'e sordum Ey Allah'ın Rasûlü! Yaptı­ğımız efsunlardan tedavide kullandığımız ilaçlardan ve sakıncalı bulduklarımızdan bize haber verir misin? Acaba bunlar Allah'ın kaderinden bir şeyi geri döndürürler mi?» Hz. Peygamber şöyle buyurdu O Allah'ın kaderindendir». Bu zat, yukarıdaki hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Ebu Hizane'nin bundan başka hadisi yoktur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur İlaçlarınız içinde en hayırlısı, hicamın aldığı kan veya içilen bir bal ya da ateşle dağlamaktır. Ancak ben ateşle dağlan­mayı sevmem». Bu hadis sahih kitaplardan rivayet edilmiştir ve aynı türden hadisler sayılamayacak denli çoktur. [54] Efsunla Tedavi Olmak Caiz Mi1! Ulema'nın cumhuru tedavi ve efsunun caiz olduğu görüşün­dedir. Nitekim rivayet olunduğuna göre, İbn Ömer Lakve» deni­len hastalık sebebiyle dağlanmış ve akreb ısırmasından da tedavi olmuştur. îbn Şirin, îbn Ömer'in kendi çocuğuna tirya içirdiğini rivayet eder. İmam Malik tirya içmenin caiz olduğunu söylemiş­tir. Ancak bunun mekruh olduğunu öne sürenler şu hadisi deUl olarak göstermişlerdir. Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna gö­re, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur Bir ümmet küçük büyük ferdleriyle cennete girdiler. Onlar tedavi olmaz, dağlanmaz, herhan­gi bir şeyi uğursuzluk saymazlar, sadece Rablerine tevekkül eder­lerdi». Mümine vacip olan Allah'a tutunmak, O'na güvenip yalvar­maktır. Çünkü Allah Teâlâ, hastalıklı ve sıhhatli olunacak günleri bilir. Eğer tüm insanlar onları azaltmak veya çoğaltmak için ça­balasa bile buna güçleri yetmez. Nitekim bir ayette, Yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musibet meydana gelmesin ki, biz onu yaratmazdan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Hiç kus-ku yok ki bu Allah'a çok kolaydır». Hadid 22. Bu görüşü fazi­let ve eser ehlinden bir grup savunmuştur. Bu aynı zamanda İbn Mesud ve Ebu Derda'nın da yorumudur. Hz. Osman, İbn Mesud'u o ölüm döşeğindeyken ziyaret etti­ğinde, nereden şikâyet ettiğini sorar ve İbn Mesud da günahların­dan şikâyet ettiğini söyler. Hz. Osman, İştahın neyi çekiyor?» diye sorunca, İbn Mesud Rabbimin rahmetini» diye cevap verir. Hz. Osman Bir doktor çağırayım mı?» deyince, İbn Mesud, Beni doktor hasta düşürdü» diye karşılık verir. îmam Şafii'nin hocası Veki' der ki, Ebu Hilâl'in Muaviye b. Kurre'den rivayet ettiğine göre, hastalandığında Ebu Derda'yı zi­yarete giderler ve ona Sana bir doktor çağıralım mı?» diye sorar­lar. Ebu Derda ise, Beni doktor yatağa düşürdü» diye cevap ve­rir. Bu görüşü ayrıca, Rebi b. Heyseme de benimsemiştir. Said b. Cübeyr efsunla, dua ile tedavi olmayı kerih görmüş­tür. Hasan Basri ise, bütün ilaçların kullanılmasını kerih görür, ancak süt ve baldan yapılan ilaçlan kabul ederdi. Mütekaddimun, daha önce zikredilen hadiste bir hüccetin bu­lunmadığını söylemişlerdir. Onlara göre kastedilenin birtakım mekruh dağlamalar olması muhtemeldir. Çünkü Hz. Peygamber Hendek Savaşı'nda Ubeyy'in zira'ındaki damara dağlama yapmış ve sonra şif anın üç şeyde olduğunu söylemiştir ki biz onları daha önce zikretmiştik. Yine Allah Teâlâ'nın kitabında olmayan şeyler­le yapılan efsunu kastetmesi muhtemeldir. Çünkü Allah Teâlâ, Biz Kur'an'da şifa olan şeyler indirdik» diye buyurmuş, Hz. Pey­gamber de ashabını ef sunlamış ve efsunlamaya da müsaade etmiş­tir. [55] Erzel'il Ömr Hangi Yaştır? 70 Sisi Allah yarattı. Sonra sizi O...» Bu Ayetin Tefsiri ErzeVil-Ömr» ifadesi, ömrün en kötüsü, en düşüğü anlamın­dadır. Bazı müfessirlere göre bu ifade, akıl ve kuvvetin eksik olduğu dönem anlamına gelir. Çünkü insan bu dönemde şuurunu kaybe­der. Nitekim İbn Abbas, bunun Ömrün en aşağı tabakası» anla^ mına geldiğini söylemiştir. Çünkü insan o dönemde aklı olmayan bir çocuk gibidir. Enes b. Malik'ten rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber Allah'a sığınarak; Allahım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyar­lıktan sana sığınırım. Cimrilikten de sana sığınırım» derdi. Bu-hari Sa'd b. Ebi Vakkas; Allahım! Ömrün en reziline varmaktan sana sığınırım» derdi. Buhari Bu ayet tıpkı; Biz kime uzun ömür verirsek, onun yaratılı­şını tersine çeviririz. Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?» Yasin 68 ayeti gibidir. îbn Çerimin Hz. Ali'den rivayet ettiğine göre, Erzel'ilömr» yetmişbeş yaşıdır. Katade doksan, başka bir müfessir ise doksan-bir yaş olduğunu söylemiştir. Bir grup ise, bunu en hasis, en ha-kir ömürle yorumlamıştır ki bu dönem, kuvvetin azaldığı, duyu organlarının bozulduğu ve kişinin çocukluk haline dönüştüğü ih­tiyarlık zamanıdır. Buradaki hitap, Kur'an'in nazil olduğu dönemdeki insanlara yönelik ise, mazi ve istikbal anlamı zahirdir. Yok eğer hitap umu­mi ise, mazi sığası onların varlığının vaktine nispeten, istikbal si-gası ise yaratılışa nispeten kullanılmış demektir. Her iki halde de, Erzel'il - Ömr»e döndürülen kimselerin hem müminler, hem de kâfirler olduğu ortadadır. Bazıları Erzel'il - Ömr»xxı kâfirlere mahsus olduğunu, müslÜmanlann Erzel'il. ömr»e döndürülmeyeceklerini söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, Tin Suresi'nde insanoğlunu esfel'is-safilin»e dönüştüreceğini, iman eden ve salih amel işleyenleri ise bundan istisna kılacağını söylemiştir. İbn Münzir'in İkrime'den rivayet ettiğine göre, Kur'an oku­yan kimse, EzreVil . Ömr»e döndürülmez». Ancak müşahade edilen durum, bu iki görüşü de yalanla­maktadır. Çünkü Kur'an okuduğu halde nice müslüman vardır ki EzreVil Ömr»e döndürülmüştür. . Ayetin metninde geçen ilim» kelimesi, marifet anlamında­dır. Mezkûr ayeti kerime, unutkanlığın son noktasından kinaye­dir. Şöyle ki kişi öyle unutkandır ki, bir şeyi bildikten az bir za­man sonra unutur ve o ilim aynı saatte kendisinden sıyrılıp gider. Söz gelimi, bir kimseye, Bu kimdir?» diye sorulur, o da Filan kimsedir» diye cevap verir. Fakat biraz sonra ona, yine Bu kim dir?» diye sorulur. Bazılarına göre, ilim» kelimesi burada akıl» anlamındadır ve gerçek mânâsında olmayıp, mecazen kullanılmıştır. 71 Allah rızk hususunda kiminizi kiminizden.. » Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayet, Allah Teâlâ'nın bazı kullarını zengin, bazısını fakir, bazısını hür, bazısını da köle kıldığını haber vermektedir. Zenginlikte üstün kılınanlar efendiler, elinde rızık bulunan­lardan bir kısmını fakirlere kölelerine vermiyorlar ki köle ile efendisi malda eşit olsunlar. Bu ayet bir darb-ı misâldir. Allah Teâlâ bu ayeti müşrikler hakkında inzal etmiştir. Yani, Ey Kur'an'ın muhatapları! Köle* leriniz sizlerle eşit olmadıkları halde, nasıl olur da, Allah'ın kul* larını O'nunla eşit sayabilirsiniz?» Nasıl müşriklerin köleleri mallarında onlara ortak değilse, on­ların taptıkları putları, dikili taşları da Allah'a ortak değildir. Çünkü onlar da Allah'ın mahlûkudur. O halde nasıl olur da, O'nun­la eşit tutulabilirler? Bu yorum İbn Abbas, Mücahid ve Katade'den rivayet edilmiştir. îbn Abbas'tan bir başka yorum daha rivayet edilmektedir ki bu J rivayete göre, mezkûr ayet Necran Hıristiyanları hakkında ve onlar îsa Allah'ın oğludur» dedikleri için nazil olmuştur. Allah Teâlâ, Üstün kılınanlar nzıklannı ellerinin altındakilere verici değillerdir» demek suretiyle onların iddialarını çürütmüştür. 72 Allah sîze kendi nefislerinizden...» Bu Ayetin Tefsiri Ceale» kıldı fiili, Halaka» yarattı anlamındadır. Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı»; yani Allah Hav­va'yı Adem'den yarattı. Bazı müfessirlere göre, nefislerinizden» ifadesi, cinsinizden, nev'inizden, sizin yaratılışınız üzere anlamındadır. Nitekim Allah Teâlâ, Size kendi nefsinizden olan bir peygamber geldi» diye bu­yurmuştur. Yani sizin cinsinizden, nevinizden, yaratılışınız Üzere bir peygamber gelmiştir. Mezkûr ayet cinlerle evlenip yaşadıklarını iddia eden Araplar aleyhinde bir reddiyedir. Ayetin metnindeki Ezvac» kelimesi Zevc»in çoğuludur. Kişinin zevci onun ikincisi demektir. Sanki kişi tektir de, eşi onu ikileştirirmiş gibi! Allah Teâlâ'nın izafeyi kadına değil de, erkeğe kılmasının nedeni, varlığın esasının erkek­te oluşundandır. Nitekim Havva, Adem'den yaratılmıştır. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar varetti» cümlesi Allah'­ın kuluna vermiş olduğu nimeti saymasıdır. Çocuklar her -ne ka­dar erkek ve dişinin ortak katılımıyla meydana geliyorsa da, ço cuk dişinin rahminde meydana geldiği için Allah çocuğu kadına izafe etmiştir. Kölelik ve hürriyette de çocuk annesine tabidir. Ya­ni annesi köle cariye olan çocuk köle, annesi hür olan çocuk da hür sayılır. îbn Arabî, şöyle der Medinet'ul-Selâm'da bulunan Hanbelî îmam Ebu'l*Vefa Ali b. Akil'den dinlediğime göre, çocuk maliyet­te sadece annesine tabidir. Kölelik ve hürlükte onun hükmüne gi­rer. Çünkü o babasından ayrıldığı zaman kıymetsiz bir meni damla­sı idi. Onda bir mal, maliyet veya fayda yoktu. Çocuk ne elde et­mişse annesinin vasıtasıyla elde etmiştir. Bu nedenle o annesine tabi olmuştur.» Hafede» kelimesi, İbn Kasım'ın îmam Malik'ten rivayet et­tiğine göre, hizmet ve fikirde yardımcılar anlamındadır. îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, onlar kişinin yardımcı­larıdır. Yine îbn Abbas'tan gelen başka bir rivayete göre ki îbn Arabî de bunu tercih etmektedir— Hafede» çocukların çocukları torunlar anlamına gelir ki en kuvvetlisi bu görüştür. Torunla­rın hanımlardan olmasının nedeni, bilvasıta onlardan geldiği için­dir. Bazılarına göre, Hafede» kız çocukları demektir. Allah Teâlâ'nın onlar hakkında hizmetçiler anlamındaki hafede kelimesi­ni kullanmasının nedeniyse, onların evde hizmet görmeleridir. Bazılarına göre, Hafede kelimesi tıpkı Benin kelimesi gibi er­kek çocuklar anlamında kullanılmıştır. Nitekim İbn Abbas'tan ge­len şu rivayet, mezkûr mânâya daha yakındır Benin çocukların küçükleri, hafede ise büyükleridir». Dikkat çekici olanı, Mukatil* den bunun tam tersinin rivayet edilmiş olmasıdır. İbn Abbas, sanki büyük çocukların hizmette daha kuvvetli oluşuna dikkat çekmiştir. Mukatil ise, küçük çocuklar itaat etmeye daha yakm ol­duklarından böyle söylemiştir. Bazılarına göre, Hafede kişinin üvey çocukları demektir. Ya­ni kişinin hanımının, önceki kocasından olan çocukları demektir. Bu görüşü, îbn Cerir ile İbn Ebi Hatim, îbn Abbas'tan rivayet et­mişlerdir. İbn Mesud'dan rivayet olunduğuna göre, Hafede damatlar de­mektir. Buharı Tarih, Beyhaki Sünen, Tabarani ve Hakim Müs-tedrek. Hakim hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Damatlar hakkında, Eshar» kelimesi de kullanılır. Bu tafc dirde Hafede kelimesi, mukadder bir fiilin mefulu olur. Yani, Allah size damatlar kıldı». Bu, Benin» kelimesi üzerine atfedile­mez; çünkü geçmekte olan kayıt, atfedilenlerin hepsi üzerine bağ­lanır. Oysa kişinin damatları onun hanımlarından değildirler. Bu yorum zahirin hilafına olduğu için zayıftır. Bazı alimlere göre, bu ayet insanoğlunun cinlerle evleneme-yeceğine delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, Kendi nefisleri­nizden eşler yarattı» diye buyurmuştur. Oysa cinler bizim nefsi­mizden değildirler. [56] Rızkı Allah Verir Sizi temiz miktarla nzıkîandırdı»; yani lezzetli nzıklarla si­zi rızıklandırdi. Lezzetli olma, tayyibenin lügat anlamıdır. Bazı müfessirlere göre bu kelime şeriatta maruf olan helâller anlamına gelir. Ebu Hayyan bu yoruma, ayetin muhataplarının kâfirler oldu­ğu noktasından hareketle karşı çıkmış ve onların herhangi bir şe­riatlarının olmadığım belirterek, böyle bir yorumun ayetin zahi­rinin hilafına olduğunu söylemiştir. Ebu Hayyan'a ise şöyle cevap verilmiştir Kâfirler dinin esa­sıyla mükellef oldukları gibi, fer'i meselelerle de mükelleftirler. Helâl ve haram onlar için de geçerlidir. Ne var ki onlar bunu yeri­ne getirmemektedirler. Aynca kâfirlerin yediklerinin çoğu helâl olanlardır. Onların helâl ve haramına inanmak gerekmez. Min'et-Tayyibât» ibaresinin başındaki min» kelimesi bazi-yet bildirilir. Çünkü onlara nzk olarak verilenler, tayyibatın bir kısmıdır. Nitekim dünyadaki nzıklann hepsi, Ahiret'tekilerin ben­zerleridir. Ahiret'te daha gözün görmediği, kulağın işitmediği ve kimsenin aklına bile gelmeyecek nzıklar vardır. Dünyadaki nzık-lar onların ancak bir kısmıdır. Ayetin zahirine bakılacak olursa, tüm bitkiler, meyvalar, da-neler, içilen şeyler ve canlılar bu tabire dahildir. Bazılarına göre, Tayyibat» ile kastedilen yorulmaksızın elde edilen nzıklar demektir. Bazıları da, bunun savaşlarda ele geçiri­len ganimetler olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu görüş zayıftır. Batıl» kelimesi şeytanın güzel göstermiş olduğu Bahire», Şaibe» ve benzerlerinin haram kılınmasından ibaret olan nesne­lerdir. Allah'ın nimeti» ile kastedilen onlara helâl kılınanlardır. Bu yoruma göre, ifade, Size tayyibeîerden nzık verdi» cümlesine bağ­lıdır. Ancak zahire göre, hem ona hem de ondan önceki cümlelere bağlıdır. îbn Münzir, Cerir'den şöyle rivayet etmiştir Bâtıl şeytandır, Allah'ın nimeti ise Hz. Peygamberdir»[57]. Kadın Evinin Hizmetini Yapmakla Mükellef Midir? Bu ayeti, Mücahid, İbn Abbas, îmam Malik ve lügat alimleri­nin söyledikleriyle birlikte mütalaa ettiğimizde, şu gerçek ortaya çıkar. Kocaya, hanımı da, çocukları da hizmet etmek zorundadır-lar. Bu görüş îbn Arabi'ye aittir. Seni b. Sa'd'dan rivayet olunduğuna göre, Ebu Usayyid Sa'dî Hz. Peygamberi düğün yemeğine davet etmişti ve hanımı da da­vetlilere hizmet ediyordu. Bühari. Bu rivayetten kadının evinin hizmetini yapmak mecburiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Yine Buhari'de kayıtlı olduğuna göre, Hz. Aişe şöyle demekte­dir Ben Hz. Peygamberin develerinin boynuna takttan gerdan­lıkları elimle örüyordum». Bu yüzden Maliki mezhebi uleması yataklann serilmesi, evin temizliği gibi işlerin kadın üzerine vacip olduğunu söylemiştir. Başka bir ayette de, Ondan eşini de yarattı ki o eşte süku- net bulsun» diye buyurulmuştur. Yani Allah Teâlâ, kadınlarda sü­kunet bulmak ile lezzetlenmeyi birleştirmiştir. Âdetin cereyan et­tiği üzere, bazı hizmetleri onlara yüklemiştir. Ancak bununla be­raber kişi bazı işlerde hanımına yardım etmelidir. Nitekim Hz. Aişe şöyle demektedir Hz. Peygamber aile efradına yardım eder­di. Ezam işittiğinde ise, evden çıkıp namaza giderdin. Bunu İmam Malik'in şu sözü de destekler Koca hanımına yardım etmelidir. Çünkü çözülmüş nalınları perçinlemek, dikmek, evi süpürmek elbise dikmek, Hz. Peygamberdin ahlâkmdandı». Hz. Aişe'ye Hz. Peygamberdin evde ne yaptığı sorulduğu zaman, O da insanlardan bir insandı. Elbisesini temizler, koyununu sağar, kendi işini kendi yapardı» demiştir. [58] Meal 73- Onlar Allah'ın dışında kendilerine göklerden ve yerden ne bir nzık vermeye ne de bir şeye sahip olmayan ve buna asla güç yetiremeyen şeylere mi tapıyorlar? 74- Sakın Allah'a birtakım misaller icad etmeyin! Çünkü Allah bilir ye fakat sizler bilmezsiniz. 75- Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızık-tan gizli ve açık harcayan kimseyi misal verdi. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bunu bilmezler! 76- Allah şu iki kişiyi misal verdi Onlardan biri dilsiz­dir. Hiçbir şey beceremez ve efendisinin üzerine bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır çıkmaz. Şimdi bu köle, doğru yolda olan, adaleti emreden kimse ile bir midir? 77- Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Saat Kıyamet in durumu ise, bir göz kırpması veya daha yakındır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir. 78- Allah sizi analarınızın karınlarından, hiçbir şey bilme­diğiniz halde çıkardı. Şükre d esin iz diye size kulak, göz ve kalp­ler verdi. 79- Göğün boşluğunda Allah'ın buyruğuna boyun eğmiş uçan kuşlara bakmadılar mı? Onları orada ancak Allah tut­maktadır. Kuşkusuz ki bunda inanan bir topluluk için ayetler vardır![59] Dirayet Ve Rivayet Tefsîrî 73-74 Onlar Allah'ın dışında kendilerine...» Bu Ayetlerin Tefsiri Göklerden gelen nzık» yağmur, Yerden gelen nzık» ise seb­ze ve meyvalardır. Şey'en» kelimesi Ahfeş'e göre Rızk» kelimesinin bedelidir. Ferra'ya göre, şey'en kelimesi rızken kelimesinden anlaşılmakta olan fiile taalluk eder, onun mefhumudur. Güç yetiremeyenler» ile putlar kastedilmektedir. Sakın Al­lah'a birtakım misaller icad etmeyin.»; yani bu cemadattan, bu ruhsuz cesedlerden bir şeyi Allah'a benzetmeyin. Çünkü O tektir, adildir, O'nun benzeri yoktur. Birçok alim, emsal» kelimesinin mesel»in çoğulu olduğunu söylemiştir. Allah için meseller kılmak ise, O'na ortak koşmak, bir şeyi ona benzetmek demektir. Darb» kelimesi ile, kılmak» anlamındaki caü» mânâsı kas­tedilmektedir. Yani sakın Allah için emsaller kılmayın. îbn Abbas' m şu yorumundan da mezkûr mânâ anlaşılmaktadır Sakın be­nimle beraber benden başkalarım mabudlar kılmayın. Çünkü ben­den başka mabud yoktur». Çünkü Allah bilir ve fakat sizler bilmezsiniz» cümlesi yasa­ğın nedenini belirtmektedir. Yani, Allah yaptıklarınızın künhünü ve bunun ne derece büyük bir iftira olduğunu bildiği için, bundan dolayı size azabın en korkuncunu verecektir. Sizler ise bu azabın künhünü bilmediğiniz için, bu çirkin fiiller sizden sadır olmakta ve siz de buna cesaret edebilmektesiniz! 75 Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen...» Bu Âyetin Tefsiri Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede bir benzetme yaparak söyle demektedir Hür olmayan bir köle ile, güzel ve helâl bir nztk ile rtziklandtnldıktan sonra, onu fakirlere harcayan hür ve zengin bir kimse hiç eşit olur mu? Elbette eşit olmazlar». İşte bunun gibi Allah'tan başkasına tapanlar da tapmakta ol­dukları şeylerin köleleri durmundadırlar, Allah'tan başkasına tap­mayan mümin kimselerse hür kimselerdir. Onlar Allah'dan başka hiçbir gücün karşısında eğilmezler. Kuşkusuz bu iki grup birbir­lerine eşit değillerdir. Ayette misalen zikredilen vasıflara sahip olan kimse, bir köledir sadece. Bir malı almaya gücü yetmediği gibi, kendi hakkında karar vermekte de özgür değildir. O ancak efendisinin emrine boyun eğmiştir. Ayetten bütün kölelerin bu Özelliklere sahip olduğu anlaşılmaz elbette. Çünkü isbatta bulunan nekra, şümul ve umum iktiza et­mez, sadece içlerinden birini ifade eder. Emir ve nehiyden sonra gelen veyahut masdara izafe edilen nekra umum ifade eder. Katade bunun mümin ile kâfir arasında bir benzetme oldu­ğunu söylemekte ve şöyle demektedir Memlûk olan bir köleyle kastedilen kâfir kimsedir. Çünkü o ibadetlerinden Ahiret'te istifade edemez». Ona göre, Allah'ın katından kendisine raık verilen kimse ile mümin bir kimsenin tanımı yapılmaktadır. Yani, sizin ve kölelerinizin hali bu olduktan sonra, siz taşları nasıl Allah'a ya­ratılış ve ibadette ortak kılabiliyorsunuz? Oysa o taş parçalan ne bir şeye akıl erdirebilirler ne de kendilerinden bir şeyi sayabilir­ler. [60] Hür Île Kölenin Mukayesesi Müslümanlar, bu ve önceki ayete dayanarak, bir kölenin rüt­besinin, hür bir kimsenin rütbesinden aşağı olduğu hükmünü çı­kartmışlardır. Çünkü köle bir şeyi mülk edinse bile hiçbir şeye sahip değildir. Irak fakihleri köleliğin mülk edinmeye mani olduğunu, köle­nin hiçbir surette mülk edinemeyeceğini söylemişlerdir. Bu görüş aynı zamanda, îmam Şafii'nin kavl-i cedididir. Hasan Basri ile îbn Şirin de aynı görüştedirler. Bazılarına göre, köle mülk edinse de eksik olarak edinir. Çünkü efendisi dilediği zaman, o mülkü onun elinden alabilir. Bu görüş ise îmam Malik ile talebelerine aittir. İmam Şafii bu görü­şü kavl-i kadiminde öne sürmüştür. Bu görüş aynı zamanda zahi­ri mezhebinin de görüşüdür. Bu nedenle Malikiler Böyle bir kim­seye köleye mali ibadet olan zekât ve keffaretler düşmez» de­mişlerdir. Bedeni ibadetlerine gelince, onu efendisinin hizmetin­den alıkoyacak herhangi bir bedeni ibadet Hacc, cihad vb. kö­leye farz değildir. îmam Maturidî öl. Hicri 333, eUAkide» adlı eserinde, rız­kın gıda hususunda kullanılan bir terim olduğunu söylemiştir. Ancak bu ayet tahsisi reddetmektedir. Nitekim Kendilerine nzik olarak verdiğimizden infak ederler», Size nzık olarak verdiğimiz-den infak edin» ayetleri ve Hz. Peygamber'in, Benim rızkım mız­rağımın gölgesi altında kılınmıştır. Ümmetlerimin atlarının yelelerinde ve mızraklarının ucundadır» şeklindeki hadis bu kabil­dendir. Bu nedenle ganimetin tamamı nzıktır. Aynca kendisinden yararlanılması sahih olan her şey nzıktır. Rızkın mertebeleri var­dır ve en yücesi gıda olarak kullanılandır. Hz. Peygamber rızıktan istifade edenin vecihlerini şu. hadiste belirtmiştir Adem­oğlu malım, malım» diyor. Ey Ademoğlu! Ancak yeyip de tüket­tiğin giyip de eskittiğin, sadaka verip de defterine geçirdiğin ma­lındır.» Muhaddislerce, Sem'a» Hadis dinlemek de nzıktır. Katımızdan kendisine rızık verdiğimiz kimse» ile kastedilen mümin kimselerdir. O, Allah'a nefsinde ve malında' itaat eder. Kâ­fir ise Allah'ın taatinde infak etmediği için hiçbir şeye sahip ol­mayan köleye benzetilmiştir. Bu iki kişi hiç eşit olabilir mi? E!-bette olamazlar! Hamd Allah'a mahsustur»; yani hamda müstahak olan sade­ce Allah Teâlâ'dır. O'nun dışında kendilerine tapılan putlar ise hamd edilmeye lâyık değillerdir. Çünkü putların insanlar üzerin de herhangi bir nimeti yoktur ki onlara hamdedilsin! Tüm hanıd-ler sadece ve sadece Allah'a mahsustur. Çünkü nimeti yaratan da, veren de O'dur. Onların çoğu»; yani müşriklerin çoğu, bilmezler»; yani tüm nimetlerin Allah'tan olduğunu bilmezler! Ekser» çoğu tabiri kullanılmakla birlikte, kastedilen ço­ğul değildir. Bu tabir hastır ve kendisiyle umum kastedilmektedir. Bazı müfessirler ise ifadeyi şöyle yorumlamışlardır Onların yani insanların çoğu bilmezler; zira insanların çoğu müşriktir». 76 Allah şu iki kişiyi...» Bu Ayetin Tefsiri Allah Teâlâ bu ayette zatı uluhiyyeti ile putlar için ikinci bir benzetme yapmaktadır. Hiçbir şey beceremeyen dilsiz» ile put­lar, Adaleti emreden» Üe de Allah Teâlâ kastedilmektedir. Bu yorum, Katade'ye aittir. Rivayet olunduğuna göre, Ebken» dilsiz Hz. Osman'ın bir köleszydi. Daima ona müslüman olmayı teklif ederdi. Fakat o müslüman olmazdı. Adaleti emreden» ise Hz. Osman'dır, îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre bu ayet, Hz. Ebubekir ile kâfir bir kölesi hakkında nazil olmuştur. Bazı müfessirlere göre, dilsiz ile Ebu Cehil, adaleti emreden ile de Ammar b. Yasir kastedilmektedir. Ebu Cehil, müslüman ol­duğu için hem Ammar'a hem de annesi Sümeyye'ye işkence et­mişti. Sümeyye Ebu CehU'in cariyesiydi. Ebu Cehil bir gün ona, Sen Muhammed'in güzelliğine meftun olduğun için ona iman eU tin» diyerek, tenasül uzvuna bir mızrakla vurarak onu öldürdü. Hz. Sümeyye İslâm'daki ük şehittir. Allah ondan razı olsun Ata'ya göre, Onlardan bin» üe kastedilen Umeyye b. Halef tir. Çünkü o hiç hayr konuşmazdı. Mevlâsı ile kastedilen de onun kabilesidir. Çünkü Ubey onlara hep eziyet ederdi. Meselâ Osman b. Ma'zun bunlardan biriydi. Mukatil'e göre, bu ayet Hişam b. Amr b. Haris hakkında nazil olmuştur ki bu kimse kâfirdi, hayrı azdı ve Hz. Peygamber'e de düşmandı. Bazı müfessirlere göre, Dilsiz» ile kastedilen mutlak anlam­da kâfir, Adaleti emreden» ile kastedilen de mutlak anlamda mü­mindir. Nitekim îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, o bu yoru­mu güzel bulmuş, ve Çünkü» demiştir; Ebkem, konuşmayan kişi demektim. Bazı müfessirler Ebkem»in aklı olmayan kimse anlamına gel­diğini söylemişlerdir. Bazılarına göre bu kelime işitmeyen, gör­meyen» anlamındadır. Burada ise kastedilen putlardır. Allah Te-âlâ böylelikle putların hiçbir güçlerinin olmadığını vurgulamak­tadır. Çünkü onları bir yerden başka bir yere, insanlar götürür. Onları başkaları yapar. Başkaları onların önemini artırır. Oysa Allah, adaleti emreden ve her şeye galib olandır? Efendisinin üzerine bir yüktür»; yani dost ve yakınlarının boynunda bir ağırlıktır, arkadaşları üzerinde bir vebaldir. Bazen yetimlere de Keli» yük denir. Çünkü o kendisini besleyenlerce bir yük/ağırlık olarak telakki edilir. Bazılarına gö­re, Keli» babası ve çocuğu olmayan kimseye denir. Çoğulu Ke- Onu nereye gönderse bir hayr çıkmaz»; yani efendisi onu nereye yollasa, bir hayr getirmez. Çünkü o hayrı bilmediği gibi, kendisine söyleneni anlamaz, hayrdan da bir şey anladığı yoktur. [61] Niçin Kıyamete Saat Denildi? 77 Göklerin ve yerin gaybı Allah'a...» Bu Ayetin Tefsiri Bu cümle mânâ bakımından, Allah bilir ve fakat sizler bil­mezsiniz» cümlesiyle bitişiktir. Yani bir şeyi helâl veya haram kıl­mak her şeyin sonucunu ve uygununu bilen Allah'a mahsustur. Siz ise ey müşrikler! Tüm bunları ihata edemezsiniz. O halde na­sıl hükmediyorsunuz? Ayette Kıyamet»e karşılık Saat» kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Saat» Kıyametin koptuğu anın adıdır. Buna Saat» de­nilmesinin nedeni onun ansızın insanlara gelecek olmasındandır. Tüm insanlar o an ölecektir. Lemh», süratle bakmak demektir. Kıyamet'in gelişi muhak­kaktır ve Allah onun gelişini bir gözün kırpması kadar ani kıl­mıştır. Zeccac'a göre, Kıyamet mutlak anlamda bir göz kırpması ka­dar bir anda gelecek değildir. Bu ifade sadece, onun gelişinin hızı­nı bildirmekten kinayedir. Yani Allah Tealâ bir şeye ol der, o da hemen olur. İfadenin Kıyamet Allah katında böyle olup, insanlar kattnda böyle değildir» şeklinde anlatılması da mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette, İnsanlar onu uzak görürler. Fakat biz onu çok yakın olarak görmekteyiz» diye buyurmuştur. Veya daha yakındır» ibaresindeki Ev» veya kelimesi şüphe bildirmez, temsil içindir. Kişi bunlardan hangisini isterse temsil olarak alabilir. Bazı müfessirlere göre, Ev» veya kelimesi, muhatabın şüp­hesine binaen getirilmiştir. Bazıları ise, Ev» kelimesinin Bel» kelimesi yerine getirildiğini söylemişlerdir. 78 Allah sizi analarınızın karınlarından...» Bu Ayetin Tefsiri Yani, Allah'ın nimetlerinden bir tanesi de, sizi daha hiçbir şey bilmezken annelerinizin rahimlerinden çıkarmasıdır. Sizler baba­larınızın sulbünde iken Ahd-i Misak'tan bir şey bilmediğiniz hal­de, Allah sizleri annelerinizin rahminden çıkarmıştır. Veya, siz kendiniz hakkında verilen saadet ve şekavet hük­münden bir şey bilmezken Allah sizi dünyaya getirdi. Veya, menfaatlerinizi henüz bilmezken sizi yarattı. Bu ihtimal­lerin tümünü de ayetten anlamak mümkündür. Şükredesiniz diye size kulak, göz ve kalpler verdi»; yani Al­lah bilme ve idrak etme vasıtası olan göz, kulak ve kalbi sizin için yarattı. Kişi daha anasının kamından çıkmadan önce .Allah onun göz, kulak ve kalbini yaratır. İnsanlara O'nun emirlerini ve ne-hiylerini işitmek için kulak, sanatının eserlerini görmek için de göz verilmiştir ki böylelikle Allah'ı tanıyabilsinler. Şükredesiniz diye» ifadesi iki şekilde de yorumlanabilir a Nimetlerine şükredesiniz diye. b Sanatının eserlerini görüp de şükredesiniz diye. 79 Göğün boşluğunda Allah'ın buyruğuna...» Bu Ayetin Tefsiri Kelbi, Kuşların boyun eğmiş» olmalarının Allah'ın enirine boyun eğmeleri demek olduğunu söylemektedir. Bazıları ise, insanların yararlanmaları için müsahhar kılın­dıklarını söylemişlerdir. Cevv» kelimesi yer ile gök arasındaki boşluk anlamına gel­mektedir. Gök, yerden daha yüce olduğu için Cevv kelimesi göğe izafe edilmiştir. Kuşların havada durdurulması, müsahhar kılın, ması onlan teshir eden bir idrak sahibinin bulunduğuna delâlet etmektedir. Onlar kanatlarını kaparken, açarken, saflar halinde uçarken, onlan havada tutan sadece Allah Tealâ'dır. Yine bu ayetten anlaşıldığına göre, gökyüzünde hareketi sağ. layan havadır. Çünkü gökte uçan cisimler havasız bir noktaya rastladıklarında düşerler. Yüksek uçan bir kuşun uçuşu sadece kanatlarına bağlı değildir. Kanatlarıyla beraber gökyüzünün de uçmaya elverişli olması gerekir. Alusî, 77. ayetin Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir» cüm­lesi hakkında şunları söylemektedir Bu Allah'ın bir özelliğidir. Hiç kimse kendi başına veya or­tak olarak gaybe muttali değildir. Yer ve gökteki bütün emirler, nıahlûkatın ilminden gaib olan her şey mahlûkat tarafından id­rak ve akledilmeyen tüm varlıklar Allah'a aittir. Gaybın göklere ve yere izafe edilmesinin nedeni ,gaybın onlara bağlı olmasıdır, yani hâli hazırda veya gelecekte onlarda oluşup, meydana getirilmesi ihtimaliyledir. Veya onlarda olan kimselerden saklı olması ihtimalidir. Bu durumun Allah'a mahsus olduğunun beyanından maksat gayb tabirinin de işaret ettiği gibi malûmiyet bakımındandır. Yok­sa mahlûkiyet bakımından değildir. Çünkü mahlûkiyet bakımın­dan da bunların tümü Allah'a mahsustur. Bu cümle Allah Teâlâ'nın ilminin huzuru olduğunu iş'ar et­mektedir. Gaybm hadd-i zatmda meydana gelmesi Allah'a nispe-tendir. Bu yüzden, Sadece göklerin ve yerin gaybı Allah'a mah­sustur» denilmemiştir. Bazı kimseler, bunun Kıyamet Günü'nde olacağını söylemişlerse de, ayeti dünya ve Ahiret'i kapsayacak şe­kilde yorumlamak daha uygundur.» [62] Meal 80- Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yap­tı. Hayvanların derilerinden gerek göç zamanı, gerekse konakla­ma zamanında sizin için taşınması kolay evler çadırlar kıldı. Onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız ev eşyalan ve ticaret metaı varetti. 81- Allah yarattıklarından sizin için gölgelikler yaptı. Dağ­larda da sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan ve soğuk­tan koruyacak elbiseler, savaşta sizi koruyacak zırhlar varetti. İşte böylece Allah, teslim olmanız için üzerinizdeki nimetini tamamlamaktadır. 82- Ey Muhammedi Buna rağmen yüz çevirirlerse, senin üzerine düşen apaçık bir tebliğdir. 83- Onlar Allah'ın nimetini hem bilir hem de onu inkâr derler. Onların çoğu nankördür! 84- Her ümmetten bir şahit getireceğimiz günü hatırlat! Artık ne kâfir olanların özür dilemelerine izin verilir ne de on­ların özür dilemeleri istenir. 85- O zulmedenler azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de verilmez. 86- Allah'a ortak koşanlar, koştukları ortaklan gördük­leri zaman Ey Rabbimiz! İşte bunlar seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklanmizdir» derler. Bunun üzerine koştukları or­taklar Siz muhakkak ki yalancılarsınız» diyerek onlara lâf atarlar. 87- O gün müşrikler Allah'a teslim olmuşlardır. Uydur­dukları şeyler de onlardan uzaklaşır gider. [63] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 80 Allah evlerinizi sizin için bir huzur...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayette, Allah Teâlâ'nın. evler hususunda insanlara ver­miş olduğu nimetler sayılmakta ve öncelikle şehir ve köylerdeki evler zikredilmektedir. Zira bu evler uzun bir süre içinde oturul­mak üzere yapılmışlardır. Bu takdirde, Sekenen» tabiri, evlerde oturmak, yorgunluktan azaların sükûnete kavuşması gibi anlam* lar taşır. Her ne kadar insanların azalan bazen evlerde hareket halinde olup, başka yerlerde sakin olursa da, birinci şık galip ola­nıdır. Bu husus, Allah'ın nimetleri cümlesinden zikredilmiştir. Çün­kü Allah Teâlâ eğer dileseydi, bunu sürekli gezegenler gihi hareket eder bir şekilde yaratırdı ve kul da öyle olurdu. Yine Allah Teâlâ kulunu, yeryüzü gibi sakin bir biçimde yaratmış olsaydı, kul da Öyle olurdu. Ne var ki Allah Teâlâ, onu her iki durum üzere ta­sarruf edebilir bir tarzda yaratmıştır. Yani hem durabilir hem de hareket edebilir. Allah Teâlâ, ona dilediği gibi hareket edebilmeyi nasip kılmıştır. Allah Teâlâ, köy ve şehirlerdeki evleri zikrettikten sonra, gö­çebelerin evlerini sözkonusu ederek şöyle buyurmuştur Hayvan-larva derilerinden sizin için evler kıldı»; yani hayvanların derile­rini yaratmakla size bu imkânı sağlamış oldu. Gerek göç zamanı gerekse konaklama zamanında sisin için taşınması kolay evler kıldı». Bu ifadede geçen Za'n» kelimesi, göçebelerin otlak ve su aramak maksadıyla çöllerde dolaşmaları, bir yerden başka bir yere gitmeleri anlamına gelir. Za'n» kelimesi bazılarına göre, devenin her iki tarafına sar­kıtılan Hevdec demektir. Bazılarına göre de, bu kelime ile kıl ve yünlerden yapılmış çadırlar anlamının kastedilmesi muhtemeldir. Çünkü tüm bunlar Kıl, tüy, yün, vb. koyunların derilerinden el­de edilir. Bu takdirde onların yünlerinden» tabiri müstakil bir sözdür. Adeta şöyle denilmek isteniyor Allah Teâlâ sizin için ev­lerinizin mobilyalarını, elbise ve döşeklerinizi, çorap ve benzeri ihtiyaçlarınızı yarattı». Onların yünlerinden» ifadesinin evcil hayvanların derileri Üzerine atfedilmesi de muhtemeldir. Yani, yünlerden sizin için ev­ler, çadırlar kıldı. Hz. Peygamber'in deriden yapılmış bir çadırı vardı. Taif derisinden yapılmıştı ve çok değerliydi. Hem yapılışı hem de ren­gi çok güzeldi. Hz. Peygamber bunu israf olarak addetme-mekle, bunun Allah'ın kullarına verdiği bir nimet olduğunu gös­terdi. İnsanoğlunun zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu istirahat ve gölgelik, onun açık yararlanndandır. İbn Ebi Hatim'in Süddi'den naklettiğine göre, Allah evleri­nizi sizin için bir seken kıldı» ibaresi, içinde oturacağınız mesken­ler kıldı anlamındadır. Hayvan derilerinden yapılan evler ile kas­tedilen ise, göçebe çadırlarıdır. Taşınması kolay ve bir süreye kadar faydalanılacak ev eşyaları ve ticaret metaı varetti» ifade­si ise onların ölünceye dek metaı olduğu anlamındadır. îbn Ebi Hatim'in îbn Abbas'tan naklettiğine göre, Esas» kelimesi mal anlamındadır. Bir süreye kadar»; yani bir zamana ka­dar ondan yararlanabilirsiniz. îbn Cerir ile İbn Münzir'in, Ata'dan rivayet ettiklerine göre, Kur'an Arapların bilgisi dahilindeki hususlardan bahsetmektedir. Çünkü hayvanlarının yünlerinden, kıllarından bahsediyor. Allah Teâlâ buitfar dışında onlara daha büyük nimetler vermişse de, onlar göçebe bir toplum olduklarından, onlara hayvanların deri­lerinden çadırlar, gölgelikler »dağlardan meskenler kıldığını be­yan etmektedir. Oysa ovalarda kılmış olduğu nimetler daha bü­yük, daha çoktur. Fakat onlar genellikle dağlarda yaşadıkların­dan, ayette böyle bir ifade kullanılmıştır. Yine bir sonraki ayette, onları sıcaktan koruyan elbiselerin yaratıldığı bildirilmektedir. Oysa soğuktan koruyan giysiler daha çok ve daha büyüktür. Ne var ki onlar sıcak bir iklimin insanları oldukları için böyle söy­lenmektedir. Yine bir ayette oradaki dağların tepelerinde bulunan karlardan söz edilmektedir. Oysa Allah'ın vermiş olduğu kar daha çoktur. Ancak onlar bunu bilemezlerdi. Katade'den rivayet olunduğuna göre, İla hinin» ifadesi bir süreyi, belli bir zamanı anlatmaktadır. İbn Cerir, Abdurrezzak İbn Abbas, Meta» kelimesinin ziynet/süs anlamına geldiği­ni söylemiştir. Halil'e göre de esas ve meta kelimeleri aynı anlama gelirler. Lafızlar değişik olduklarından mânâlarının da değişik olduğu zannım vermektedir ve sanki aralarında atıf yapılmıştır. 81-82 Allah'ın yarattıklarından sizin için...» Bu Ayetlerin Tefsiri Zikden gölgelik kelimesi gölge yapan bulut, ağaç, dağ ve buna benzer şeylerdir. Bu görüş Katade'den rivayet edilmiştir. îbn Abbas ve Mücahid bu kelimenin bulutlar, Zeccac ve Kata-de ağaçlar, Van Kuteybe ise ağaç ve dağlar anlamına geldiğini söy­lemiştir. Tüm bu karşılıkların temsil babından olması muhtemel­dir, îbn Sa'd'a göre bu kelimeyle evlerin gölgelikleri kastedilmek­tedir. Allah Teâlâ evlerin gölgeliklerini bir nimet olarak takdim et­mektedir; zira o beldeler çok sıcaktır . Eknan» kelimesinin tekili Kimdir ve örtmek anlamına ge­lir. Çoğulu Eknan yerine Ekne» de gelebilir. Serabil» kelimesinin tekili Sirbal»âir ve giyilen her elbise için kullanılır. Allah pamuk, keten, yün ve değişik maddelerden size kispetler, giysiler varetti. Onlar sizi şiddetli sıcağa karşı ko­rurlar. Burada özellikle Sıcaknvn vurgulaması, Müberred'in de de­diği gibi birbirinin zıddı olan iki şeyden birinin zikredilip diğeri­nin mukadder bırakılması nedeniyledir. Yani o elbiseler sizi hem sıcaktan hem de soğuktan korur. Ayette, eUHarr yerine eî-Berd denilmemiş ve Soğuktan koru­yacak» denilip sıcak mukadder bırakılmamıştır. Çünkü Kur'an'ın muhatapları nezdinde sıcak, soğuktan daha önemliydi. Onların ya­şadıkları beldeler çok sıcak olduğu için özellikle sıcak» vurgulan­mıştır. Zeccac'a göre, sıcaktan koruyan elbiselerin Özellikle vurgu­lanması, sıcaktan koruyanın soğuktan da koruyacağı gerçeğidir. Zemahşeri de bunun önemine temas ettikten sonra aynı husu­sa değinmiştir. Savaşta sizi koruyacak zırhlar varetti»; yani silah işlemez el­biseler var etti. Be's» kelimesi her ne kadar şiddet anlamına geliyorsa da, burada savaş anlamında kullanılmıştır. Yani sizi, savaşın şidde­tinden koruyucu olarak, zırh ve miğfer gibi giysiler var etti. îşte Allah sizlere nasıl geçmişte nimetler vermişse aynı şe­kilde gelecekte de nimetini sizin için tamamlayacaktır ki müslü-man olasınızı! Yani bu nimetlere bakarak, onları size bahşedenin hakkını tanır ve sadece O'na iman edersiniz. Bu nimetler size, Al­lah'a koştuğunuz ortakları terketmeniz için verilmiştir. İslâm eğer imanın müteradifi eş anlamlısı olarak kullanılmışsa ayet böyle anlamlandınlabilir. Yok eğer İslâm» ile lugavi bir karşılık tes­lim olmak, inkiyad etmek kastediliyorsa eğer, ayetin anlamı Bu nimetlere bakarak Allah'a teslim olup, emrine itaat edesiniz diye bunlar size verilmiştir» şeklinde olur. Bazı müfessîrle're göre ayetin anlamı şu şekildedir Bu elbi­seleri giymek suretiyle yaralanmaktan korunmanız maksadıyla bu nimetler size verilmiştir.» Bu kelimeyi Bütün afetlerden korun­manız için» şeklinde yorumlamakta bir beis yoktur. Bu takdirde mânâ, sıcak ve soğuktan sadır olacak afetleri de kapsamış olur. Ancak Cumhur-u Ulema'ya göre en yakın yorum ikincisidir. Bu hususta bir rivayet nakledilir Bedevilerden biri bu ayet­leri sonuna kadar dinler ve her nimetin zikri geçtiğinde Evet ya Rabbi! der.» Umulur ki teslim olursunuz» cümlesini işittiğinde ise, İşte buna gelince hayır ya Rabbi!» der. Bunun üzerine 82. ayet nazil olur Ey Muhammedi» Buna rağmen yüz çevirirler­se, senin üzerine düşen apaçık bir tebliğdir»; yani Ey Muhammed onların yüz çevirip, kendilerine gelen delilleri kabul etmemeleri durumunda, sana düşen sadece tebliğdir. Onların kabul etmemes sana zarar vermez. Çünkü sen bu görevi hakkıyla yerine getir­din. Bu ayet, Hz. Peygamber için bir teselli mahiyetindedir. Se-beb, müsebbeb yerine konulmuştur. îbn Atiyye'ye göre, ayetin takdiri şöyledir Eğer onlar yüz çevirirlerse, sen onların kalbinde imam ya­ratmaya kadir değilsin. Sana düşen sadece tebliğ etmektir, imam yaratmak değil!» 83 Onlar Allah'ın nimetini hem bilir...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayet-i kerime müşriklerin İslâm'a sırt çevirmelerinin nedeninin, Allah'ın nimetlerini tümden inkâr ediyor olmalarıyla tahsis edilemeyeceğini göstermektedir. Çünkü onlar sözü edilen nimetlerin Allah'ın olduğunu biliyor ama sonra onları fiilleriyle inkâr ediyorlardı. Kendilerine nimet veren Allah'ı tek olarak an­madıkları, O'na kendi putlanyla birlikte kulluk ettikleri için, bu hiç kulluk yapmamışlar anlamına gelir. Yani bu davranışları, in­kâr derecesindeki bir nankörlüktür. Mücahid'den rivayet olunduğuna göre, onların nimetleri in­kârları, o nimetleri atalarından tevarüs ettiklerini söylemeleri şeklinde zuhur etmiştir. îbn Cerir Îbn Cerir'in Avn b. Abdullah'tan rivayet ettiğine göre, onların nimetleri inkârları, içlerinden birisinin Falan kişi olmasaydı, şu şu olaylar başımıza gelmezdi» demiş olmasıdır. Bazılarına göre, onların inkârları; Bu nimetler putlarımızın Allah nezdindeH şefaatleri sayesinde bize verilmiştir» demeleri­dir. Bazı müfessirler ise, bunun onların şiddet anlarında Allah'ın nimetlerini tanımaları, genişlik zamanlarında ise inkâr etmeleri demek olduğunu söylemiştir. Bazılarına göre, kalpleriyle tanımaları, dilleriyle inkâr etme­leri demektir. İbn Münzir'in Süddi'den rivayet ettiğine göre nimet ile kas­tedilen Hz. Muhammed, nimeti tanımaları ile kastedilen ise onu tanımalarıdır. Sonra da Hz. Peygamber'i inkâr etmektedir­ler. İbn Ebi Hatim'in rivayetinde, bu ayetin Ebu Cehil ile Ahnes hakkında nazil olduğu belirtilmektedir. Ahnes, Ebu Cehil'e Hz. Muhammedi sorunca, Ebu Cehil O peygamberdir» diye cevap vermiş, ama sonra inkâr etmiştir. Sümme» sonra kelimesi, bildikten sonra inkâr etmenin çok uzak olduğu anlamındadır. Çünkü nimeti bilen bir kişinin yap­ması gereken, onu itiraf edip, gereğini eda etmesidir. Yoksa inkâr değil. Bilmek ile inkâr etmenin isnadı müşriklerdir. Ancak bu isnad mutlak değildir. Yani bir kimsenin davranışının tüm bir cemaate isnadı kabilindendir. Çünkü bazı müşrikler böyle davranmayabili-yorlardı. Nitekim Onların çoğu nankördür» ifadesi de l?u hususu ortaya koymaktadır. Onların çoğu nankördür»; yani onların çoğu nankörlükte ıs­rar ederler. Ve haşroluncaya kadar bu nankörlükte kalırlar. On­ların çoğu» ifadesinin kullanılma nedeni, Allah'ın, onların bazıla­rının iman edeceğim biliyor olmasındandır. Bazı müfessirîer geçmiş isnadın zahir üzerinde olmasının in­kârından bahsederek, kastedilen, onların Allah'a mülaki olacak­ları zamana kadar küfür üzerinde sabit ve ısrarlı olmalarıdır» de­mişlerdir. Bu bakımdan, Onların çoğu» ibaresi, Allah Teâlâ'nın, içlerinden bazılarının iman edeceğini bilmesi nedeniyle kullanıl­mıştır. Bazılarına göre, Onların çoğu» tabirinin kullanılması onla-rın bir kısmının aklının eksik olması, Allah'a nasıl varılacağım bilmemeleri, kendilerini matluba götürecek tarzda delillerden hü­küm çıkarmaya güç yetirememeleri veya mükellef olma derecesi­ne varmadıkları için üzerlerinde hüccetin kaim olmaması —ki ya küçüktürler ya da delidirler— veyahut bunun küll'ün yerine geç­mesi nedeniyledir. 84 Her ümmetten bir şahit getireceğimiz gün... Bu Ayetin Tefsiri Ümmet» kelimesi insanlardan bir topluluk anlamındadır. Her ümmetten bir şahit getirilmesi, onların iman ve taatine veya küfür ve isyanına şehadet edecek olmalarına binaendir. îbn Münzir'in Katade'den rivayet ettiğine göre, bu şahit o ümmetin peygamberidir. Artık kâfirlerin özür dilemelerine isin verilmez»; yani kâfir­ler özür beyan etmek için izin istediklerinde, kendilerine izin verilmez. İfadenin şöyle anlaşılması da mümkündür Kâfirler İçin artık ne özür beyan etmek ne de izin yoktur. Çünkü onların zik­redebilecekleri bir delil ve mazeret söskonusu değildir». Ebu Müslim'e göre ayetin anlamı, şahitlerin şehadetinden sonra, onların sözlerine kulak verilmeyeceği, sözlerine iltifat edil­meyeceği şeklindedir. Bazı müfessirlere göre mânâ şöyledir Onların dünyaya yeni­den gelmek şeklindeki taleplerine müsaade edilmez». Sümme» lâfzı onların ümitlerini tamamen kestiklerine veya onlara o anda Bundan ümidinizi kesin» denildiğine delâlet eder. Bu hitap onlara, peygamberlerin aleyhlerine şahitlik yapmaların­dan daha şiddetli gelir. Onlardan tevbe etmek suretiyle Rablerinin gazabını dindirmeleri veya salih amel işlemek suretiyle bu azabı gidermeleri de istenmeyecektir. Çünkü Ahiret yurdu, amel yeri değil, mükâfat ve ceza yeridir. Dünyaya yeniden dönüş arzusu ise mümkün olmayan istektir. Zemahşeri tefsirinde, ifadeyi Onlara, Rabbinizi razı edin de­nilmez» şeklinde yorumlar. Abd b. Humeyd ile İbn Cerir'in Katade'den rivayet ettiklerine göre Şahit» ile o ümmetin peygamberi kastedilmektedir. O pey­gamber Allah'ın risaletini, mesajını, emir ve buyruklarını kendile­rine bildirdiğine dair şehadet eder. Nitekim bir ayette Allah Te-âlâ, Seni onlar üzerine şahit olarak gönderdik» diye buyurmuş­tur. Katade'nin rivayet ettiğine göre, bu ayeti her okuduğunda Hz. Peygamber'in gözleri yaşarırdı. 85 O zulmedenler asabı gördükleri zaman...» Bu Ayetin Tefsiri Zulmedenler» ile kastedilen, müşrikler; Azap» ile kastedi­len ise cehennem azabıdır ki onların oraya girmesiyle başlar. Ar­tık onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de verilmez»; zira, Ahiret'te onlar için artık tevbe sözkonusu değildir. Bazı müfessirlere göre Azap» ile cehennemin kendisi kaste­dilmektedir. Yani zikr-i hâl iradeyi muhaldir. [64] Allah'a Ortak Koştuklarından Kastedilen Nedîr? 86-87 Allah'a ortak koşanlar, koştukları ortakları...» Bu Ayetlerin Tefsiri Müşriklerin koştukları ortaklar ile onların Allah'tan başka taptıkları Put, şeytan, melek, insan vs. kastedilmektedir. Müş­rikler bunları ilâh edindiklerinden ötürüdür ki fiil onların zami­rine isnad olunmuştur. Bazı müfessirlere göre, Ortaklar» ile daha önce de geçtiği gibi bâtıl mabudlar kastedilmektedir. Onların ortaktan» denilmesinin nedeniyse, müşriklerin o putlarına mallardan pay ayırmalarıdır. Hasan Basri'ye göre onların ortaklan şeytanlardı. Çünkü müş­rikler o şeytanları mallarında ve çocuklarında kendilerine ortak kılmışlardı. Bazılarına göre onların küfürdeki ortaklan kastedilmekte­dir. Ey Rabbvmiz! İşte bunlar seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklanmtzdır, derler». Kâfirler bu sözleri, azab aralannda tak­sim edilebilir ümidiyle söylemişlerdir. Ebu Müslim'e göre, onlann maksatları böylelikle azabı müş­rikler üzerine atabilmekti. Sanıyorlardı ki böyle yapmakla azap­tan kurtulacaklardır veya hiç değilse azaplan hafifletilecektir. Allah Teâlâ insanlan haşre göndereceği gibi, onlann mabud-larını da haşre gönderecektir. Ve onlar mabudlannın arkasına ta­kılıp cehenneme kadar peşlerinden gideceklerdir. Enes'ten rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur Dünyada herhangi bir şeye tapan, ona tâbi olsun! diye emir ve­rilir. Güneşe tapanlar güneşe, aya tapanlar aya, tağuta tapanlar da tağutlarına tâbi olurlar». Müslim, Kitab'ul-îman. Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, haça tapan kimse için haç, suretlere tapan kimse için suretler, ateşe tapanlar için ateş temessül eder. Dünyada neye ibadet etmişse, herkes ona tabi olur. Tirmizi, Cennet'in özellikleri babı Bunun üzerine koştuklan mabudlar Siz muhakkak ki yalan­cılarsınız» diyerek onlara lâf atarlar; yani o mabudlar, kendileri­ne dünyada iken tapanlann, Bunlar bizim mabudlanmızdır» şek­lindeki sözlerini tekzip ederler ve derler ki; Biz bunlara bize kul­luk edin diye bir emir vermedik». Allah Teâlâ, kâfirleri rezil etmek için Kıyamet Günü'nde put­lara ve bâtıl ilâhlara konuşma yetkisi verir.. Bazı müfessirlere göre, müşriklere bu lâfı atanlar onların ken­dilerine taptığı meleklerdir. O gün müşrikler Allah'a teslim olmuşlardır»; yani Allah'ın azabına teslim olurlar ve O'nun izzetine boyun eğerler! Bazı müfessirlere göre, hem tapan hem de kendisine tapılan Allah'ın kendileri hakkında vermiş olduğu hükme teslim olur. Uydurduktan şeyler de onlardan uzaklaşır-gider»; yani şey­tanların onlara güzel gösterdikleri zail olur. Mabudlannın şefa­atinden umdukları şeyler de kendilerinden gider! [65] Meal 88- Kâfir olup da, Allah'ın yolundan alıkoyanlar var ya!. İşte yapmakta oldukları bozgunculuklardan ötürü onlara azap üstüne azap veririz. 89- Zikret o günü ki her ümmetin içinde kendilerinin üzerine kendilerinden bir şahit göndeririz. Seni de onların üze­rine şahit getiririz. Biz Kitab'ı sana her şey için bir açıklama, bir hidayet, rahmet kaynağı ve müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik. 90- Kuşkusuz ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünesiniz diye size öğüt veriyor. 91- Ahidleştiğiniz zaman ahdinizi yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tuttuğunuz halde yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın. Kuşkusuz ki Allah yapmakta olduğunuz şeyleri bilir. 92- İpliğini kuvvetlice büktükten sonra, çözüp bozan ka­dın gibi olmayın. Bir toplumun diğer bir toplumdan sayıca üs­tün olmasına bakarak, yeminlerinizi aranızda fesat aracı kılma­yın. Allah bununla sizleri imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri, Allah Kıyamet Günü'nde mutlaka sizlere açıklayacaktır. 93- Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Sizler yaptıklarınızdan ötürü, mutlaka sorumlu tutulacaksınız. [66] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 88 Kâfir olup da, Allah'ın yolundan...» Bu Ayetin Tefsiri Azap üstüne azabın verilmesi» ile kastedilen, İbn Mesud'un rivayetine göre uzun hurma ağaçları gibi akrepler, deve boynu gibi uzun yılanlardır ki bunlar o kâfirleri ısırırlar. Bazı müfessirlere göre, azap üstüne gelen azap kâfirleri cehen­nemden çıkarıp Zemherir'e götürür. Onlar Zemherir'm. şiddetli so­ğuğundan ateşe doğru hızla kaçarlar. Bazı müfessirler ayete şöyle mânâ vermişlerdir Biz, küfürdeki önderleri, takipçilerinin azabından fazla bir azaba duçar ederiz. O azaplardan biri küfürleri, diğeri, insanları Allah'ın yolundan alıkoymaları nedeniyle kendilerine verilir. İşte dünyadaki küfür ve isyanları bunun sebebidir».[67] Ümmetlerin Aleyhindeki Şahitler Kimlerdir? 89 Zikret o günü ki her ümmetin içinde...»Bu Ayetin Tefsiri Her ümmetin peygamberi Kıyamet Günü'nde gelerek; Biz onlara risaîet görevimizi tebliğ ettik, onları imana davet ettik» der­ler. Peygamber olmasa bile her dönemde mutlaka bir şahit vardır. Ancak bu şahitlerin mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Bu konu­da iki görüş vardır a Bu şahitler peygamberlerin halifeleri ve insanları hidayete davet eden Önderleridir. b Allah'ın dinini ve peygamberlerin getirmiş olduğu şeriat-leri koruma vazifesi kendilerine verilen alimlerdir. Böylece anlaşılmaktadır ki her fetret döneminde, muvahhid biri mutlaka bulunur. Meselâ Hz. Peygamber'den Önce Kus b. Saide, Zeyd b. Amr b. Nufeyl gibi kimseler vardı. Nitekim Hz. Peygamber Zeyd b. Amr hakkında; O haşre tek başına bir ümmet olarak gönderilecektim demiştir. Varaka b. Nevfel gibi zatlar da böyledir. Hz. Peygamber onun hakkında, Onu cennet nehir­lerine dalarken gördüm» buyurmuştur. İşte bunlar ve benzerleri her zaman halkın karşısında bir ümmet ve şahittirler. Min enfusihim» Kendilerinden ifadesi, —daha önce de belir­tildiği gibi— o şahidin onların kendi içlerinden olmasını gerekti­rir. Çünkü bu durumda artık mazeret kapısı kapanmış olur. Hz. Lût'un kendi ümmetinin ırkına mensup olmaması, bu konuda bir nakısa teşkil etmez. Çünkü o, onların içinde yetişip aralarında ömrünü geçirdiği, onlarla oturduğu için onlardan sayılmıştır. îbn Atiyye'ye göre, Allah Teâlâ salih kullarından bazılarım peygamberlerle birlikte şahit olarak gönderebilir. Çünkü bazı sa-habiler, Bir kimseyi günah işlerken gördüğün zaman, onu bu gü­nahtan uzaklaştırmaya çalış. Eğer sana itaat ederse ne âlâ! Aksi takdirde Kıyamet Günü'nde sen onun aleyhinde şahit olursun» de­mişlerdir. îmam Fahruddin Razi, bu ayet hakkında iki görüş olduğunu söylemiştir 1 Her peygamber kavmi için şahiddir. 2 Dünyadaki her topluluk ve her dönem için haklarında şa­hitlik yapabilecek kimselerin var olması gerekir. Onun da yanlışlık yapmaması gerekir. Aksi takdirde onun da başka bir şahide ihti­yacı olur. Onun da başkasına... Böylece teselsül meydana gelir. Yani sonsuza değin zincirleme şahitlerin olması gerekir ki bu da muhaldir. Hz. Peygamber dönemindeki şahid bellidir. Ancak on­dan sonraki her asırda sözleri hüccet olabilecek kimseler gere­kir. Onlar masum olan şahidin yerine kaimdirler. îşte bu gerekçe ümmetin icmaının hüccet olmasını gerektirir. Cübbaî ve Mutezile mezhebinin çoğuna göre, her asırda sözü hüccet olacak bir kimsenin bulunması gereklidir. Nitekim Şii alimlerinden olan Tabersî, Mecma'ul-Beyan» adlı tefsirinde şöy­le demektedir Mutezile ile Şia'nın görüşü birbirine muvafıktır. Fakat hüccet olacak kimsenin kimliği hususunda ihtilaf edilmiş­tir». Görüldüğü gibi ayete dayanarak bu şekilde delil getirmek yani ayet bu manâya delâlet eder» demek zayıf bir görüş­tür.[68] Şahitten Ne Kastedildi? El-Esamm'a göre, Şahit ile kastedilen insanoğlunun bedenini meydana getiren uzuvlardır. Çünkü Allah Teâlâ insanoğlunun on uzvunu iki kulak, iki göz, iki ayak, iki el, derisi ve dili konuş turacak ve bunlar onun aleyhine şahitlik yapacaklardır. Nitekim Allah Teâlâ mezkûr ayette şahidin onların kendilerinden min enfusihim olacağım vurgulamıştır. El-Esamm'm bu görüşüne büyük müfessir Beyzavî itiraz ede­rek şöyle demiştir O sünnete şahit olacak kimsenin, başka bir ümmetten ol­ması da mümkündür. Üstelik Her ümmetten» ifadesi bu yoruma mânidir. Çünkü uzuvların her birini ümmetten saymak doğru ol­maz. Ayrıca Seni de onlar üzerine şahit olarak getiririz» ifadesi de bu yoruma mânidir. Hz. Peygamber'in haklarında şahitlik yapacağı kimseler hu­susunda değişik görüşler vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre, bunlar Hz. Peygamber'in kendi ümmetidir. Kur'an'ın nazil olduğu dönemde yaşayanlar da, sonrakiler de bütünüyle bu kapsam için­dedirler. Çünkü Hz. Peygamber'in ümmetinin amelleri, ölümün­den sonra her gün kendine arzedilir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur Benim hayatım sizin için hayırlıdır. Siz konuşur ve birşey-ler yaparsınız, sizin için de konuşulur. Benim ölümüm de sizin için hayırlıdır. Çünkü amelleriniz bana arzedilir. Ben de hayırlı gördüklerim hakkında, Allah'a hamdederim. Şer gördüklerim için de sizin için Allah'tan mağfiret dilerim.» Bazı rivayetlerde kulun amellerinin, ölmüş olan akrabalarına arzedildiği bildirilmektedir. Nitekim Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, bir hadiste şöyle buyurulmuştur. Kötü amel­lerinizle ölülerinizi rezil etmeyin. Çünkü amelleriniz kabir alemin­de bulunan ölülerinize arzolunur». İbn Ebi Dünya Enes'ten merfu olarak şöyle bir hadis rivayet edilmiştir Si­zin amelleriniz ölüler aleminde bulunan akraba ve yakınlarınıza arzolunur. Eğer hayırlı ise onlar sevinirler, değilse; Ya Rabbi! Bize hidayet ettiğin gibi, onlara da hidayet edinceye kadar onları yaşat» diye dilekte bulunurlar». İmam Ahmed. Ebu Davud aynı hadisi, Câbir kanalıyla ve şu fazlalıkla rivayet etmektedirSenin taatinle amel etmelerini kendilerine ilham et», İbn Ebi Dünya, Ebu Derda'dan şöyle rivayet etmektedir Amelleriniz Ölülerinize arzolunur. Onlar bunun bir kısmına se­vinirler, bir kısmına da üzülürler». Ebu Derdâ bu hadisi rivayet ettiği zaman, secdede şöyle deyip dururdu Ya Rabbi! Dayım Ab­dullah b. Revaha ile bir araya geldiğimde, benden buğzetmesinden sana sığınırım». Hz. Peygamber ümmeti için bir baba mesabesinde hat­ta ondan da yakındır. Ancak, daha önceki ümmetlerin amelleri peygamberlerine ölümlerinden sonra arzolunur şeklindeki bir ka­ideye rastlamadım. Ne olumlu ne de olumsuz hiç kimsenin bu hu­susa değindiğine muttali olamadım. Bazı müfessirlere göre, Hz. Peygamber'in aleyhlerinde veya kendüeri için şahid olduğu kimselerden maksat ümmeti de­ğil, kendisinden önceki peygamberlerdir. Çünkü Hz. Peygamber onların akidelerini biliyordu ve onların tüm akaidleri, Hz. Peygamber'e verilen şeriata dahildi. Hz. Peygamber'in, üm­meti için şahid olması meselesi daha Önce zikredilmiş ve mesele ondan anlaşılmıştı. Bu bakımdan bu ayet, bu hususu ikinci kez gündeme getiriyor değildir. Sadece Hz. Peygamber'in diğer pey­gamberler hakkında şahitlik yapacağını gösterir. Ancak bu, ümmet-i Muhammed'in Kitab'tan anladıklarına gö­re, diğer peygamberlerin ümmetlerine tebligatta bulunduklarına dair şahitlik yaptıktan sonra, onların temiz ve adil olduklarına dair olan şehadettir. Bu husus daha önceki ayetten malûm değildi ki, tekrar sayılmış olsun. Hadiste de varid olan bu husustur. Bir­çok müfessir, Böylece sizi vasat ümmet kildik ki insanlar üze­rinde şahit olasımz, peygamber de sîzin hakkınızda şahid olsun» ayetinin tefsirinde bunu zikretmişlerdir. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, tefsirinde şöyle demektedir Bu ayet önceki hükmün tekrarıdır, ikinci bir tehdid-i ilâhî' dir. Haulai» ile kastedilen, geçmiş ümmetlerle onların şahitleri­dir. El-Meci tabiri Hz. Peygamber'in şanına kemaU inayet için ba's»a işaret eder. Mazi sigasınm kullanılma nedeni ise, hadise' nin tahkikine delâlet içindir». Ebussuud Efendi'nin, Haulai» lâfzının geçmiş ümmetlerle, onların şahitlerine delâlet ettiğini söylemesi, zahirin hilâfınadır. Ayrıca el-Meci'mn el-Ba's yerine getirilmesi iki şehadet arasında­ki mugayyirata delâlet etmesi bakımından caizdir. Çünkü Hz. Peygamber'in ümmetine şahitliği tezkiye içindir. Fakat di­ğer peygamberlerin ümmetleri için şahitlikleri bu kabilden değil­dir. Gönderdiğimiz gün» ile Kıyamet Günü kastedilmektedir. Biz kitabî sana her şey için bir açıklama olarak indirdik» cümlesindeki her şey» ile, bir grubun da iddia ettiği gibi dinle il­gili hususlar kastedilmektedir. Yani sana, din ile ilgili her hususu açıkça kitapta beyan ettik. Bu dinle ilgili emirlerden bir kısmı, geçmiş peygamberlerle ümmetlerinin durumlarıdır. Her ümmete bir şahit gönderilmesi meselesi de bu ayetin kapsamına girer. Her şeyi tahsis eden vasfın takdir edilmesi makamdan anla­şılmaktadır. Ayrıca Peygamberlerin gönderilmesi, dini insanlara açıklama hikmetine binaendim diye bir kaide vardır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde, Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz» buyurmuştur. Kitabın her şeyi beyan edici olması, bazı şeyleri kendi üzerinde nass kılması, bazılarında Sünnet'e havale etmesinden dolayıdır. Çünkü kitab Hz. Peygamber'e tabi olmayı emretmiş, onun nevasından konuşmayacağını bildirmiştir. Ayrıca kitab, icmaa uymayı teşvik ederek şöyle buyurmuştur Kendisi­ne dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra, kim Peygamber'e muhalefet eder ve müminlerin yolundan ficmadan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız.» Nisa 115 İmam Şafii ve bir başka cemaatten gelen bir rivayete göre, bu ayet icmaın delilidir. Hz. Peygamber, ümmetinden ashabına tabi olmalarını istemiş ve şöyle buyurmuştur Benim sünnetime ve benden sonra gelen raşid halifelerin sünnetine sanlın. Onları adeta dişlerinizle yakalayın». Evet, ümmet ictihad edip kıyas yapmış ve hakkın yollarını kolaylaştırmaya çalışmıştır. Bu bakımdan sünnet, icma, kıyas her üçü de Kitab'ın beyanına istinad etmektedirler. Başka bir deyişle, tüm bunlar her şeyi açıklayan kitab kapsamına dahildirler . Bazı müfessirler, Ahkaf Suresi'nin 25. ayetinde olduğu gibi Kullu» kelimesinin teksir ve tefhim ifade ettiğini söylemişlerdir. Ne var ki bu yorum, buradaki mübalağanın keyfiyet yönünden de­ğil, kemiyet yönünden olduğu söylenerek reddedilmiştir. Müfes-sirlerin çoğu tahsise itibar etme taraftarı olmuştur. Yani kitabın, dini emirlerin her şeyini açıklayıcı olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş Mücahid'ten rivayet edilmiştir. Kitabın dinle ilgili her şeyi açıklayıcı olması bazı şeylere nass olarak değinmesi, bazılarını da sünnete havale etmiş olması yönündendir. Çünkü birçok büyük alimin sözü bunu iktiza etmektedir. Meselâ, İmam Şafii Mekke' de iken bir defasında Ne isterseniz bana sorun, size onun ceva­bım Allah'ın Kitabı'ndan veririm» der. Bunun üzerine biri İh* ramlı bir kimsenin eşek arısını öldürmesi durumunda ona nasıl bir ceza verilebilir» diye sorar. İmam Şafii de besmele getirerek» Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden nehyetmişse on­dan sakının» ayetini okur ve şöyle devam eder Süfyan b. Uyeyne, Abdulmelik b. Umeyir'deh o, Rıbî b. Ha-raç'tan, o Huzeyfe b. Yaman'dan, o da, Hz. Peygamber'den şöyle rivayet etti Benden sonra gelen iki kişiye Ebubekir ve Ömer'e uyun». Bize Süfyan Mus'ır b. Keddam'ın naklettiğine göre Hz. Ömer şöyle bir emir vermiştir îhramlı bir kimse eşekarısını öl­dürsün». Yani kendisine eşekarısı musallat olan kimse onu öldü­rebilir. Buhari'nin îbn Mesud'dan rivayet ettiğine göre, o Allah Te. âlâ dak yapanlara, yaptırtanlara, dişlerinin uçlarını incelten ve güzellik için aralarım açanlara, Allah'ın yarattığını bozanlara lanet etmiştir» deyince, bir kadın bu hususu İbn Mesud'a sordu. îbn Mesud, Allah Resulü'nün lanetlediği bir kimseye niçin ben lanet etmiyeyim ki? Çünkü o Allah'ın Kitabı'nda da vardır» dedi. Kadın Ben Kur'an'ı okudum ama senin şu anda söylediğini görmedim» dedi. îbn Mesud Eğer sen Kur'an'ı okumuş isen muhakkak onu görmüşsündür. Sen hiç Resul size ne verdiyse alın, sizi neden nehyettiyse ondan sakının» ayetini okumadın mı? diye sordu. Ka­dın okuduğunu söyleyince, İbn Mesud; İşte Hz. Peygamber böyle bir şeyi yapmayı yasaklamıştır» dedi. Bazı alimlere göre ayetin zahirinden de anlaşıldığına göre, ayet umum ifade eder. Kullu» hepsi teksir için değildir. Yani gerek din, gerekse dünya işleri olsun Kur'an'dan çıkarılması mümkün ol­mayan şey yoktur. Kur'an'da her şey beliğ bir şekilde açıklanmış­tır. Ancak bu, insanların anlayış mertebelerine göredir. Çok şey vardır ki, birçok kimse için açıktır, ama yine birçok kimse için öyle değildir. Bu basiret kuvvelerinin farklı olmasından dolayıdır. Meselâ, insanların hissetme, görme kuvveleri değişiktir. Bazı mü-fessirlere göre Kur'an'ın her şeyi açıklayıcı olmasının anlamı had­dizatında böyledir. Fakat böyle olması mutlaka bir açıklayıcıyı gerektirmez. Hele bunun bütün insanlar için böyle olmasını hiç de iktiza etmez. Meselâ güneş haddizatında ışık vericidir. Ancak bu ışığa bakan biri olmasa bile, ışıklandırıcı olmak güneşin zatında vardır. Fakat mübalağanın keyfiyet yönünden değil de, kemiyet yönünden olduğunu söylememiz, böyle bir yoruma gerek bırak-maz. Şeyh Muhiddin Arabî ve birçok alimin kevni olayların birço­ğunu Kur'an'dan çıkarmaları, zahiri anlamı teyid etmektedir. Ben Şeyh-i Ekber'e nisbet edilen ve harflerden meydana gelen bir cet­vel gördüm. O cetvelde Bu cetvel sayesinde mahşer ehlinin ha­diselerini biliyorum» diye yazılıydı. Gördüğüm başka bir cetvelde ise cennet ehlinin hadiselerini biliyorum» ibaresi yazılıydı. Tüm bunlar onların iddialarına göre Kur'an'dan çıkarılmıştı. Bu Hz. Ali'ye nisbet edilen cifr hesabına benzemektedir. Çünkü onlar, Al­lah'ın dilediği kevni hadiseleri ihata edebüdiklerini ve bunların Kur'an'dan çıkarıldığını söylemişlerdir. [69] Kur'an Her İlmi Kapsıyor Mü? Suyuti, el-Mersî*den şöyle rivayet etmektedir. Kur'an geçmiş ve geleceğin ilmini kapsamıştır, öyle ki ger­çekte onunla kelam eden Allah, sonra da Hz. Peygamber onun ne derece kapsayıcı olduğunu bilir. Elbette Allah'ın zat-ı ulu-hiyyeti hakkındaki meseleler bundan müstesnadır. Kur'an ilminin çoğunu sahabenin ileri gelenleri Hz. Peygamber'den almışlardır, Meselâ, dört halife, İbn Abbas, İbn Mesud bunlardandır. Öyle ki İbn Abbas, bir devenin yuları kaybolsa onu Allah'ın Kitabı'nda bulabileceğini söylemiştir. Daha sonra bu ilmi tabiim, sahabeden almıştır. Onlardan sonra da artık himmetler azaldı, azimetler gev­şedi, ilim ehli küçüldü ve diğer ilimlerin alınmasına güç yetire-mediler. Bu yüzden Kur'an ilimlerini çeşitli kısımlara paylaştırdı­lar. Her taife bunlardan birini aldı ve onda ihtisas yaptı.» Deniliyor ki Bütün bunları bilen ve Hz. Muhammed'in varisi olan bir zattan, bu dünya hiçbir zaman hâli kalmaz. İşte bu kimselere, Kutb'ul-Aktab, Gavs, el-Mazhar'ul-Etem ve Mazhar'ul-Îsmi'1-Âzam gibi unvanlar verilmektedir. Bu genellemeyi yapanlara meşhur aşılama hadisi Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz delildir. Bu hadis hakkında şöyle demişlerdir Hz. Peygamber belki de aşılama halini beyan etmezden önce, bu cevabı vermiştir. İndikten sonra ise, kendisine müracaat edilmeden önce cevap vermiştir. Şayet Hz. Peygamber Kur'an'a dönüp ayete baksaydı muhataplarının ilmin­den daha üstün bir ilme sahip olurdu. Ayrıca muhatapları bu hu­susta bir ayete bakmaksızın biliyorlardı. Hz. Peygamber'in bu işi bilmesi ise, ayete müracaat etme ihtiyacı olmasındandır. Bu tıpkı Hz. Peygamber'in, Eğer geri bıraktığımın benzeriyle karşılaşaca­ğımı bilseydim, kurban getirmezdim» demesi gibidir. Oysa kur­ban şevki dinî emirlerdendir. Bazı alimlere göre bir mesele ya dini ya da dünyevidir. Dün­yevî işler Peygamber'in ihtimam gösterdiği işler değildir. Çünkü o, dünyevî işler için gönderilmemiştir. Dinî işler ise ya aslidir ya da fer'i. Elbette asli meselelere gösterilen ihtimam fer'i mese­lelere gösterilmez. Çünkü Peygamber'in gönderilmesinden mak­sut dinin asli meseleleridir. Allah'ın birliği ve benzeri konular gi­bi. Öyle ki kulların yaratılışından maksat —Ayetin de delâlet et­tiği gibi— Allah'ı bilmektir. Nitekim bir ayette, Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım» diye buyurui-muştur. Burada sözü edilen kulluk ibadet, Allah'ı bilmektir. Su-filerin sahih kabul ettikleri meşhur bir Hadis-i Kudsî'de; Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim. Bunun için de insanları yarattım ki bilineyim» buyurulmuştur. Kur'an dinin asli işlerini en güzel bir şekilde açıklamayı tekeffül ettiği için, her şeyin mak­sadı da budur. Müteahhir alimlerinden bazıları şöyle demişlerdir Her şey zahiri üzere bırakılır, Kur'an'ın her şeyi açıklayıcı olmasına gelince, bu icmalendir. Çünkü hiçbir şey yoktur ki mücmelen Kur'an'da açıklanmış olmasın! Bu hususta bazı hallerin beyanı yeterlidir. Ayrıca mübalağa keyfiyet itibarıyla değil, kemiyet itibanyladır». Biz Kitab-ı sana her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rah­met kaynağı ve müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik». Evet! Bütün varlıklar Kur'an'ın hidayet ve rahmet oluşundan is­tifade ederler. Çünkü Allah Teâlâ, rasûlünü âlemlere rahmet ola­rak gönderdiğini bildirmiştir. Kâfirlerin bu rahmetten mahrum olmalarına gelince, bu onların kendi tefritlerinden ötürüdür. Müj­de olması ise, sadece müslümanlar içindir![70] Allah'ın Emrettikleri 90 Kuşkusuz ki Allah adaleti, İhsanı, akrabaya...»Bu Ayetin Tefsiri Adalet» ifrat ve tefrit noktalan arasındaki dengeyi gözetmek demektir. Adalet faziletin başıdır-. Onun altında, hamakat ve cer-bezelik arasında bulunan hikmetten meydana gelen aklî ve me-lekî kuvvelerin fazileti vardır. Onun altında da taş gibi katı ke­silmek ve son derece fahiş hareket etmek mertebeleri arasında bulunan iffet mertebesinden meydana gelen behimî ve şehevî kuv­velerin fazileti vardır. Onun altında tahavvur ve korku arasında bu­lunan şecaatten meydana gelen yırtıcı ve öfkeli kuvvetin fazileti var­dır. İtikadi hikmette de dehrilerin ateistlerin dediği gibi yara­tıcıyı yok sayma, müşriklerin ve mecusilerin dediği gibi yaratıcıya ortak koşma mertebesiyle tatil mertebesi arasında bulunan tev­hidin hikmeti vardır. Beyhaki, el-Esma ve's-Sıfat adlı eserinde adaletle ilgili bahiste, îbn Abbas'tan böyle beyan etmektedir. îbn Cerir, İbn Münzir ve bazı muhaddisler, cebr-i mahz ile kader arasında bulunanların hepsinin hak ve adaletin kapsamına girdiğini söylemişlerdir. Amelî hikmetlerden tembellik ve şaki ile said ezelde belli oldukları için ibadetin ve amelin hiçbir yararı yoktur diye ameli terketmek arasında bulunan vaciplerin edası, hikmeti kapsamaktadır. Ahlâkî hükümlerde de adalet cimrilik ile tebzir arasında bu­lunan cömertlik hikmetini kapsamaktadır. Süfyan b. Uyeyne; adalet amellerde gizlinin ve açığın eşit olmasıdır» der. İbn Ebi Hatim, Muhammed b. Ka*b el-Kurzî'den şöyle rivayet etmektedir Ömer b. Abdulaziz beni huzuruna çağırtarak, benden adaleti tarif etmemi istedi. Ben de, Aferin, çok önemli bir meseleyi sor­dun» diyerek adaleti şöyle tarif ettim Halkın küçüklerine baba, büyüklerine evlât, kendi yaşıtlarına ve kadınlara kardeş ol! Hal­kın suçu ve takati nisbetince onlara ceza ver. Sakın şahsi öfken için kimseye tek bir kırbaç bile vurma, aksi takdirde haddi aşan­lardan olursun». Bu zatın adaleti bu şekilde yorumlaması, belki de halifenin makamına en uygun olanın bu olmasından dolayıdır. Aksi takdir­de önceki yorum daha iyidir. İhsan», amellerin ve ibadetin ihsanıdır. Yani amel ve ibadet­leri uygun tarzda yapmaktır. Bu ihsan keyfiyet hasebiyle olabilir. Nitekim Buhari'de kayıtlı olan şu hadis buna işaret eder İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına O'na ibadet etmendir. Sen onu görmü­yorsun da, O seni görüyor». İhsan, nafileler de olabilir. Nitekim vaciplerdeki eksiklikleri cebreden nafilelerle tetavvu yapmak gibi kemiyet hasebiyledir. Burada ihsan ile, İla» harf-i çeri ile müteaddi olan ihsanın kastedilmesi de mümkündür. Yani kastedilen insanlara ihsanda bulunmak olabilir. Nitekim İbn Neccar, el-Aklî kanalıyla babasın­dan şöyle rivayet etmektedir Hz. Ali aralarında konuşan bir topluluğun yanından geçerken onlara neyi müzakere ettiklerini sorar. Onlar da, Mürüvvetti mü­zakere ettiklerini söylerler. Bunun üzerine Hz. Ali, Bu hususta Allah'ın Kitabı'ndaki hüküm size kâfi gelmiyor mu? Allah adale­ti ve ihsanı emretmektedir. Adalet insaf, ihsan ise insanlara yar­dım etmektir. Bundan sonra müzakere edeceğiniz bir şey mi var?» der.» Bu anlamdaki ihsana göre, ihsanın en yücesi, kötülük yapana ihsanda bulunmaktır. Nitekim Hz. Peygamber de bunu emretmiş­tir. îbn Ebi Hatim'in Şa*bi'den rivayet ettiğine göre, Hz. fsa şöy­le buyurmuştur îhsan sana kötülük yapana ihsanda bulunman-dır. Sana ihsan edene ihsanda bulunman değil». îbn Abbas, Adaîet'i tevhid ile, İhsan'ı farzları eda etmekle yo­rumlamıştır. Allah Teâlâ, akrabalara sıla-i rahim yapmayı, iyilikten olan haklarını vermeyi emretmiştir. Bu ya Adalet'in ya da thsan'm kapsamına girer. Fakat bunun ikinci kez zikredilmesi, ona vermiş olduğu önemden ötürüdür. Zahire göre, akrabaların anne veya ba­ba cihetinden gelmesi farketmez. Hepsini içine alır. Akrabalardan burada rahim sahipleri kastedilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber onlara iyilikte bulunmayı teşvik etmiştir. Şii müfessir Tabersi'nin Ebu Cafer'den rivayet ettiğine göre, akrabalar ile Hz. Peygamberin akrabaları kastedilmektedir. Allah Teâlâ o akrabalar hakkında şöyle buyurmuştur îyi bilin ki ga­nimetin beşte biri Allah'ın, Rasûlünün, yalanlarının, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır...» Enfal 41 Fahşa» kelimesi, tıpkı zina gibi şehevi arzuların ardından aşın derecede koşmak demektir. İbn Abbas, Fahşa kelimesini böyle yorumlamıştır. Bu yorum tahsis değil temsildir. Münker» kelimesini ise, İbn Abbas şirk ile yorumlamış, Mü-cahid de bu yoruma katılmıştır. îbn Said, münkerin karşılık olarak, Allah'ın cehennemi gös­terdiği suç» olduğunu söylemiştir. İbn Uyeyne, münkerin iq alemin dış aleme muhalefeti oldu­ğunu söylemiştir. Yani münker, ona göre içi başka, dışı başka ol­maktır. Bazı müfessirlere göre münker haddi gerektirmeyen ve fakat Ahiret azabım gerektiren suçlardır, Zemahşeri ise münkerin akıllı varlıkların reddettiği şeyler ol­duğunu söylemiştir. Böylelikle iyilik ile kötülüğün akılla bilinebi­leceğini söyleyen Mutezile mezhebine uygun bir görüş öne sür­müştür. Bağy» kelimesi, insanlara zor kullanmak, insanın kendisini insanlardan üstün görmesi, halka hükmetmeye çalışması demek­tir. Bu şeytanî ve vehmî kuvvenin eserlerindendir. O kuvve şehevî ve gadabî kuvvelerden meydana gelir. Bağy» kelimesinin asıl anlamı, aramak, istemektir. Bu keli­me daha sonra, zulüm ve düşmanlıkta yapılan iş ve isteklere tah­sis edilmiştir. [71] Kainatın Nizamını. Sağlayan Üç Prensib Sonuç olarak Allah Teâlâ bu ayette, kâinatın nizamını sağla­yan ve temelini teşkil eden üç prensibe uyulmasını emrediyor ve buna karşılık sosyal düzeni bozan üç çirkin davranıştan da kaçın­malarını insanlara söylüyor. Emrettiği prensipler adalet, ihsan ve akrabaya yardım; nehyettiği davranışlar, fahşa, münker ve zu­lümdür. Adalet, kısaca her şeyi tam tamına yerine getirmek; ihsan iyilik etmek; akrabaya yardım ise uzak yakın her akrabaya yar­dımda bulunmak; Fahşa iftira, yalan ve zina gibi söylenmesi, ya­pılması çirkin kabul edilen davranışlar; Münker, Allah'ın nizamı­na ve akl-i selime göre yanlış olan söz ve davranışlar; Bağy, insanlara üstünlük taslamak, onlara zulmedip saldırganca davran­mak demektir. îşte Allah Teâlâ bu üç iyiliği emretmekte, üç kö­tülüğü de nehyetmektedir. Bu ayet, hayr ve şerri en güzel şekilde biraraya getirmiştir. Buharî; Edeb'ul-Müfred, Beyhakî; Şuab'ul-îman, Hakim, Müs-tedrek Beyhaki Hasan Basri'den bu sözün bir benzerini rivayet et­miştir. Maverdi ve EbuNuaym, Abdulmelik b. Umeyr'den şöyle riva­yet etmişlerdir Eksem b. Seyfi'ye Hz. Muhammed'in Peygamber olarak çık­tığı haberi gelince, kavminden iki kişi seçerek onları Hz. Muham-med'e gönderdi. Onlar, kendilerinin Eksem'in elçileri olduklarım ve Eksem'in ondan ne getirdiğini öğrenmek istediğini söylediler. Hz. Peygamber, Ben Abdullah'ın oğlu Muhammed'im. Allah'ın kulu ve rasulüyüm» dedikten sonra mezkûr ayeti Nahl 90 oku­du. Onlar Hz. Peygamber'den ayeti ikinci kez okumasını is­tediler. Hz. Peygamber de ikinci kez, hatta onlar ezberleyinceye kadar ayeti tekrar tekrar okudu. Onlar Eksem'in yanına dönüp, kendisine hadiseyi anlatarak, ayeti okudular, Eksem ise şöyle de­di Görüyorum ki o güzel ahlâkı emrediyor, çirkin ahlâktan da insanları nehyediyor. Sizler hemen bu hususta baş olun, kuyruk­lar olmayın. Yani herkesten önce gidip iman edin». Yine bu ayet, İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, imanın Os­man b. Ma'zun'un kalbine yerleşmesine ve Hz. Peygamber'i sev­mesine sebep olmuştur. Buhari, Edeb'ul-Müfred, İmam Ahmed, Taberi Ömer b. Abdulaziz halife seçildiği zaman, Emevilerin daha önce hutbelerin sonlarında Hz. Ali'ye sövmeleri adetini kaldırarak bu ayeti okutmuş ve Hz. Ali'ye kim buğzeder, söverse ona lanet oU suna demiştir. Bu Ömer b. Abdulaziz hakkındaki en güzel menki-belerden biridir. Birçok alimin söylediğine göre, Kur'an'da bu ayetten başka bir ayet olmasaydı, yine de bu ayet Kur'an'ın her şeyi açıklayıcı oluşunda yeterli gelirdi. Bu ayetin, Sana Kitdb'ı her şey için bir açıklama olarak indirdik» ayetinin hemen ardından gelmesi bu hususa işaret etmektedir. Çünkü kişi bu ayete baktığında, kısalı-. gına rağmen içerdiği derin mânalar bakımından gözleri açılır ve dikkati bu olayın ötesinde bulunan olaylara doğru harekete ge­çer. İmam Ahmed, Osman b. el-As'tan şöyle rivayet etmektedir Hz. Peygamber ile birlikteydim. O oturuyordu. Gözlerinin havaya dikildiğini gördüm. Şöyle buyurdu Bana Cebrail geldi ve bu ayeti, şu yere koymamı emretti».» Bu ayette emir sigasının vacib üe mendubu içerdiğine dair de delil vardır. [72] Îslâmın Ahde Verdiği Önem 91 Ahidleştiğiniz saman ahdinizi yerine getirin...»Bu Ayetin Tefsiri Bu ayetteki birçok meselelerden birincisi, O'nun ahdinde bu­lunan birçok ihtimallerin zikredümiş olmasıdır. Zemahşeri, Keşşaf» adlı tefsirinde, Allah'ın ahdinin, İslâm üzere Hz. Peygamber'e biat etmek demek olduğunu söylemiştir. Nitekim bir başka ayette; Kuşkusuz sana biat edenler ancak Al lah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir» buyurulmuştur. Yani Allah adına biatta vermiş olduğunuz yemin­leri bozmayın denilmektedir. İkincisi, Allah'ın ahdinden sonraki her ahiddir ki insanoğlu kendi ihtiyarıyla onu kendisine gerekli kılar. İbn Abbas, va'detmenin ahid içine dahil olduğunu söylemiş­tir. Meymun b. Mihran; Kiminle ahidleşirsen, ister kâfir, ister­se müslüman olsun ahdini yerine getir .Çünkü ahd ancak Allah1' tndtr» demiştir. Üçüncüsü Esamm'a göre, ayette kastedilen cihad ile Allah'ın mallarda farz kıldığı zekât gibi haklardır. Dördüncüsü Allah'ın ahdi, Allah adına yemin etmektir. Beşincisi Kadı Beyzavi'ye göre ahd, gereğinin yerine getiril­mesi vacip olan her iştir. [73] Hazin'e göre, bu ayet îslâm üzere Hz. Peygamber'e biat edenler hakkında nazil olmuştur. Allah Teâla o biati yerine getir­melerini insanlardan istemektedir. Bazı müfessirlere göre, bu ahd insanoğlunun kendi ihtiyarıyla kendisine vacip kıldığı şeylerdir. El-Kuteybî, bu ayetin ahdin kefaretinin, yeminin kefareti ol­duğunu gösterdiğini söylüyor. Ahde vefa göstermek eğer onda sa­lah varsa vaciptir, yoksa vacip değüdir. Çünkü Hz. Peygamber, Yemin eden bir kimse onu yapmamanın daha hayırlı olduğunu görürse daha hayırlısını yapsın ve yemininin kefaretini versin» buyurmuştur.[74] Allah'ı üzerinize şahit tuttuğunuz halde yeminlerinizi pekiştir­dikten sonra bozmayın. Kuşkusuz ki Allah yapmakta olduğunuz şeyleri bilir»; yani Allah ahdinizi yerine getirip getirmediğinizi bi­lir. Kefil» kelimesi, şahit anlamında kullanılmıştır. 92 {İpliğini kuvvetlice büktükten sonra...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayeti kerime, ahdini bozan bir kimse hakkında veril­miş bir misaldir. Yani, ahdiniz hususunda, ipliğini kuvvetlice bük-tÜKten sonra çözen bir kadın gibi davranmayın. Kelbi ile Mukatil, temsil olarak zikredilen bu kadının Rihte adlı Kureyşli bir kadın olduğunu söylemektedir. Rihte, Amr b. Sa'd b. Ka*b b. Zeydi Menat b. Temim'in kızıydı. Aptal bir kadın­dı ve çok vesveseliydi. Bir zira' kadar bir iği vardı. Buna, bir filkeyi takmıştı. Yünden, tüylerden, kıllardan durmadan ip büküp eğirirdi. Cariyelerine de aynı şeyi yapmalarını söyler, onlar da sabahtan Öğleye kadar yün eğirirlerdi. Öğle olduğu zaman cariye­lerine büktükleri bu ipleri yeniden çözmelerini söylerdi. Bu böylece sürüp giderdi. İşte ayetin anlamı bu kadının da boş durma­yıp iş yaptığını ama sürekli yaptığı işi bozmaktan geri kalmadığı­nı vurgulamaktadır. Oysa ahd veren bir kimse onu bozmamalıdır. Ancak onlar ahd veriyorlar sonra da ahdlerini bozuyorlardı. Enkaz» kelimesi Nakz»m çoğuludur ve eğirip sağlamlaştır-dıktan sonra ipi çözmek demektir. Dehalen» kelimesi ise, hainlik ve aldatma anlamına gelir. Dahî» fesat yolu üzerinde bir şeyin içine giren hainlik demektir. Bazı müfessirlere göre bu kelime, kişinin görünürde ahdini tu­tuyor gibi davranarak, iç aleminde onu nakzetmesidir. Bir toplumun diğer bir toplumdan sayuta üstün olmasına bakarak, yeminlerinizi aranızda fesat aracı kılmayın» ifadesi hak­kında Mücahid şöyle demektedir Cahiliyye döneminde bazı kim­seler bazı kimselerle ahidleşir, sonra da mal ve sayıca çok gördük­leri kimseler olursa, ilk ahidlerini bozarlar, onlarla ahidleşirler-di. Yani, ahdinizi bozmakla izzet bulmuş olmazsınız. Çünkü onlar bir topluluğun sayıca ve malca üstün olduğunu görünce ahidlerini bozarlar ve sanırlardı ki böylece şeref elde etmiş olacaklar! Allah Teâlâ da onları ahdlerini bozmaktan nehyederek, sözlerini yerine getirmelerini emretti. Aîlah ahdi yerine getirmek hususunda in­sanları denemekte ve kullarını herkesten daha iyi bilmektedir. Hakkında ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri, Aîlah Kıya­met Günü'nde mutlaka sizlere açıklayacaktır»; yani dünyada iken ihtilâf ettiğiniz meseleleri Allah size açıklayacak, haklı ve itaatkâra sevab ve haksız olana da ceza verecektir. 93 Eğer Allah dileseydi, hepinizi...» Sizler yaptıklarınızdan ötürü, mutlaka sorumlu tutulacaksı­nız»; yani Kıyamet Günü'nde dünyada yaptıklarınızın hesabı size sorulacaktır. Allah iyilik yapanı insanıyla mükâfatlandıracak, kö­tülük yapam da ya şiddetle cezalandıracak veya Ayetin Tefsiri Ümmet» kelimesi bu ayette Din» anlamında kullanılmıştır. Yani Allah dileseydi hepinizi İslâm dini üzere kılardı. Fakat o di­lediğini saptırır. O'nun yaptığı zulüm değil, adalettir. O tevfik ver-mek suretiyle dilediğine hidayet eder. Bu O'nun fazlıdır. Bu ilahî hikmetin gereğidir. O yaptığından sorulmaz ama kullar yaptıkla­rından sorulur. Bu ayet açıkça tüm insanların müslüman olmaları hususunda ilahî meşiyyetin gelmediğini göstermektedir. Allah Teâlâ, insan­larda ayrılık ve ihtilafı, iman ve küfrü, tasdik ve tekzibi dilemiş­tir. Emir de O'nun dilediği gibi olmuştur. Mutezile mezhebi, dalâlet ve küfrün Allah'ın dilemesi sonu­cunda olduğunu şiddetle reddeder. Onlara göre, Allah herkesten iman etmelerini istemiş ama isteğinin hilafı olmuştur. Ni­tekim Zemahşerî bu ayet hakkında şunları söylemektedir Eğer Allah zoraki hepimizin müslüman bir ümmet olmamızı dileseydi, böyle yapardı. Çünkü Allah buna kadirdir. Fakat O'nun hikmeti, dünyaya geldiğinde küfrü imana tercih edeceğini bildiği kimseyi dalâlete, imanı seçen bir kimseyi de lütfederek hidayete götürmeyi gerektirir. Kısacası Allah Teâlâ, işleri insanın kendi tercihine binaen kılmıştır. İnsanın müstehak olacağı lütuf veya mahrumiyet, sevap ve ikab üzerine bina kılınmıştır. Şayet kullar hidayet ve dalâlete mecbur olurlarsa o takdirde Allah Teâlâ on­ların sorumlu olacakları bir ameli kendilerine yüldemezdi. Çünkü Allah Kitabı'nda; Andolsun ki sizler yaptıklarınızdan ötürü so­rumlu tutulacaksınız» buyurmuştur.» Alusî ise, tefsirinde şöyle demektedir Hak mezhebin müteahhir alimlerinden Molla Güranî'nin be­yanına göre, kulun —Allah'ın izniyle^- tesir edici gücü vardır. Ni­tekim, Hiçbir güce sahip değildir» hükmü kul için geçerli değil­dir. Oysa Cebriye mezhebi alimleri bu görüştedir. Eş'arilere göre de, kulun birlikte olup da etki gücü olmayan bir kudreti yok­tur. Mutezilece göre, kulun, Allah'ın izni olmaksızın bile etki gü­cü olan bir kudreti vardır. Allah'ın ilm-i ezelisinde sabit bulunan istidadının talebinden sonra onun bir tercihi vardır, Allah onu ona vermiştir. Bu mezhebe göre, kulun tercih etme hakkı vardır ama buna da mecburdur. Yani ona ihtiyarın olması gerekir. Çünkü onun ezeli istidadı bunu, cevvadı mutlak olan Allah Teâlâ'dan ta­lep etmiştir. Sevap ve azap, hayır ve şer için olan istidad üzere te­rettüp eder. O istidad ise nefs'ul-emirde sabittir. Hayır ve şerr buna delâlet eder. Tıpkı eserin müessire, gayenin gaye sahibine de­lâlet ettiği gibi. Allah onlara zulmetmemiştir ve fakat onlar kendi kendilerU ne zulmetmişlerdir». Hayrı bulan kimse Allah'a hamdetsin. Hayırdan başkasını bulan kimse ise, sadece kendisini kınasın».[75] Meal 94- Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası edinmeyin! Sonra bir ayak, sağlamca sebat etmişken kayar. Bu kayma sonunda insanları Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle dünyada kö­tü azabı tadarsınız. Sizin için Ahiret'te de büyük bir azap vardır. 95- Allah'ın ahdini az bir karşılığa satmayın. Eğer anla­yan kimselerseniz, kuşkusuz ki Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır! 96- Sizin yanınızda bulunan servet tükenir, Allah'ın ka­tındaki ise bakidir tükenmez. Elbette biz sabredenlere, mükâ­fatlarını yaptıklarının en güzeliyle veririz. 97 - Erkek ve kadından kim mümin olarak salih amel işler­se, elbette onu güzel bir hayat ile yaşatırız ve onların mükâfat­larını yaptıklarının en güzeliyle veririz. 98- Kur'an'i okuduğun okumak istediğin zaman kovul­muş Şeytandan Allah'a sığın! 99- Muhakkak ki onun, iman edip, sadece Rablerine tevek­kül edenler üzerinde bir hakimiyeti yoktur. 100- Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlerin ve onu Allah'a ortak koşanların üzerindedir. 101- Allah ne indireceğini pek İyi bildiği halde, biz bir aye­ti başka bir ayetin yerine getirdiğimiz zaman Sen ancak bir İftiracısın» derler. Hayır! Onların çoğu bilmiyorlar. 102- De ki Onu Ruh'ul-Kudüs Cebrail iman edenlere se­bat vermek, müslümanlan doğru yola hidayet etmek ve onlara müjde vermek için, Rabbinin katından hak olarak indirdi».[76] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 94 Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayetin ilk cümlesi, 92. ayette geçen ibarenin tekrarı­dır ve tekid içindir. Sağlam sebat etmişken...» cümlesi yasaklanan durumun çir­kinliğini daha mübalâğalı bir şekilde, ortaya koymak için getiril­miştir. Adeta şöyle denilmek isteniyor Yeminlerinizi aranızda mefsedet vasıtası kılmayın. Aksi takdirde bu müslümanların hak­larını çiğnemeye varır». Ebu Hayyan, tefsirinde şöyle demektedir Bu cümle istiare cümlesidir. Çünkü insanın ayağı kaydığında, tepetaklak düşer, hayr halinden şer haline girer. Kadem» Ayak kelimesinin tekil ve nekra getirilmesi, —Ze-mahşeri'nin de dediği gibi— hangisi olursa olsun bir tek ayağın kaymasının büyük mahzur doğuracağına işaret eder. Bu bir ayak için olursa, ayaklar sözkonusu olduğunda durumun ne olacağı düşünülsün!» Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle, kötü azabı tadarsı­nız»; yani onlar Allah yolundan ya kendilerini ya da diğer insan­ları alıkoymuşlardır. Kötü asap»; yani öldürmek, esir düşmek, yağmaya maruz kalmak, göçe zorlanmak vb. dünyevî azaplardır. Allah'ın yolu ahid ve yeminleri tanzim eden bir sistemdir; Hz. Peygamber'e yapılan biati bozan ve bu biatmdan geriye dönen kimse, bu hususta baş­kalarına yol açmış olur. Şekavet ve haktan kaçan kimseler bun­dan sonra da onu takip eder. İşte o zaman bu kimse, Allah yolun­dan insanları alıkoymuş olur. Sizin için büyük bir azap vardır»; yani sizin için Ahiret'te Al­lah'tan başkasının bilmediği büyük bir azap vardır. 95 Allah'ın ahdini az bir karşılığa...» Bu Ayetin Tefsiri Allah'ın ahdin ile kastedilen, birçok müfessire göre Hz. Pey­gamber'e iman üzere yapılan biattir. Satmayın» ifadesi değiştirmeyin» anlamında kullanılmış­tır. Çünkü ayette, Az bir karşılığa» ifadesi geçmektedir ki bu da kendisiyle bir şey alındığını, bir değişmenin vuku bulduğunu gös­terir. Yani Allah'a vermiş olduğunuz ahdi, az bir dünyevî karşı­lığa mukabil değiştirmeyin. Bu az karşılığa mukabil Allah'ın ahdi­ni vermeyin. Zemahşeri, Keşşaf» adlı tefsirinde şöyle demektedir Mekke'de müslüman olanlardan bir gruba şeytan, durumla­rını güzel gösterdi. Onlar da Kureyş'in galip olduğunu, müslümanlann ise onların karşısında zayıf kaldığını, eziyet gördüklerini mü-şahade edince, böyle bir ticaret yaptılar. Ahidlerinden dönüp, Hz. Peygamber ile yapmış oldukları biati bozdular. îşte Allah Teâlâ da, bu ayetle onlardan, Hz. Peygamber'e ettikleri biati, Ku-reyş tarafından kendilerine verilen dünyalıkla değiştirmemelerini istedi». îbn Atiyye'ye göre bu ayet, rüşveti terki vacip olan bir dav­ranış olarak vasıflandırdığı gibi, terki vacip olanı yapmak karşı­lığında mal alınmasını da yasaklamaktadır. Bu bakımdan Allah'­ın ahdi» ile kastedilen, sözü edilenleri ve burada zikredilmeyenleri içeren ayettir. înnema» hasr edatı olarak kullanılmamıştır. İnne» fiile ben­zer kelimelerdendir. Ma» ise, ellezi» anlamındadır. Gramer ku­rallarına göre, İnne» ile Atonın ayrı ayrı yazılmaları gerekirdi. Ancak şöyle bir kaide vardır Kendilerine kıyas yapılmayan iki hat vardır. Biri aruz diğeri de Kur'an hattıdır». Ayetin anlamı şöyledir Allah'ın sîzin için dünyada ve Ahi-ret'te gizlediği nimetler, dünyalık olarak size verilenlerden çok daha hayırlıdır. Eğer gerçekten bilen, bâtıl ile hakkı ayırdedebi* lecek ilim ehlindenseniz, hâl budur». 96 Sizin yanınızda bulunan servet,,.» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayet Allah'ın katında bulunanın daha hayırlı olduğu­nun sebebidir. Yani, dünya nimetlerinden lezzet aldığınız şeyler de, dünya da, dünyada bulunan her şey de bitecek ve yok olacaktır. Sayıları ne kadar çok, süreleri ne kadar uzun olursa olsun, gerçek yerine konulmuştur. Bu ayet, cennet nimetlerinin daimi olmadı­ğını iddia eden Cehm b. Safvan'ı ve mezhebini reddetmektedir. Yaptıklarının en güzeli», sabırdır .Çünkü sabır kalbi husus­lardandır. Bütün sorumluluklarında insanoğlu sabra muhtaçtır. Binaenaleyh bütün tekliflerin başı ve temeli sabırdır. Ahsene» kelimesinin Ma Kâneaye izafe edilmesi, Ebussuud Efendi'ye göre sabrın güzelliğinin kemâlini belirtmek içindir. Ni­tekim başka bir ayette Ahiret sevabının güzelliğinden bahsedilmiş­tir. Bu ise Sabredenlerin mükâfatı ancak amellerin en güzelini işlediklerinden ötürüdür» şeklinde bir kastı ifade etmez. Çünkübudur. Allah'ın katında bulunan dünyevî ve uhrevî olan rahmetinin hazinelerine gelince, onlar bakidir ve tükenmezler. Ahiret nimetlerinin bakî oluşu tükenmemezliği çok açıktır. Fakat bu özelliğin dünya nimetlerinde de oluşu, Ahiret nimetlerine bağlı bulunmasındandır. Yani bu nimetler devamlıdır ,vakti gel­diğinde Kıyamet kopar ve Ahiret nimetleriyle birleşirler. Uhrevî nimetler bu nimetleri takip ettiklerinden, bunlar da o açıdan baki sayılırlar. îbn Ebi Hatim'in, îbn Cübeyr'den rivayet ettiğine göre, her iki ayette de Allah'ın katında bulunan» ile uhrevî sevap kastedil­mektedir. Bazı imamlar bu yorumu tercih etmişlerdir. âlâ'nın OTÜara hidayet etmemiş olmasıdır» demişlerdir. Çünkü Al­lah onların kalbine mühür vurmuştur. Yahut onlar ayetlerin Allah katından geldiğine inanmadıkları için, Allah onlara hidayet etme­mektedir. El-Askeri'ye göre, onlar bu ayetlere inanmadıkları için hida­yet bulamamışlardır. Bu yoruma göre, Allah onlara hidayet eU mez» ifadesi Onlar hidayeti bulamadılar» anlamına gelir. Bazı müfessirlere göre, o kimseler tercihlerini Allah'ın ayetlerine iman etme yönünde kullanmadıkları için, Allah onların kalplerinde hidayeti halketmez. îbn Atiyye'ye göre, Allah'ın hidayet etmediği kimseler, O'nun ayetlerine iman etmeyenlerdir. Yani Allah Teâlâ, durup dururken onlara hidayet etmez demek değildir bu. Onlar ayetlere inanmadık-İ lan için kendilerine hidayet verilmez. Kısaca bu ayet, kafirler için İlahî bir tehdittir. Bu tehdit on­ların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, Hz. Peygamber'e iftiracı» demeleri, ona bir beşerin öğrettiğini iddia etmeleri dolayısıyla- 105 Ancak Allah'ın ayetlerine inanmayanlar...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkûr ayet, asıl iftira edenin Hz. Muhammed olmayıp, ona İftira edenlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in iftiradan hali olduğunu açıkça zikrettikten sonra, onların Hz. Peygamber'e nispet ettikleri sadece iftiradır ve onlar yalancıların ta kendileridir, diye buyur­maktadır. Buradaki ism-î işaret Ulaike, Hz. Peygamberce Sen müf­terisin diyen Kureyş müşriklerine racidir. Veya iman etmeyenle­re racidir. Yani asıl yalancılar, Hz. Peygamber'e bu yalanı nispet edenlerdir! [86] Îrtîdadın Hükmü 106 Kalbi iman ile mutmain olduktan sonra...» Bu Ayetin Tefsiri Yani, kim imandan sonra küfre dönerse, Allah'ın gazabı onun üzerinedir. Ayetin bu cümlesi, daha önce geçen Yeminlerinizi tekid et­tikten sonra sakın tozmayın» ayetine bağlıdır. Kelbi, bu ayetin Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh ile Mukyes b. Su-babe, Abdullah Hatel ve Ukays b. Velid b. Muğire hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü bu kimseler iman ettikten sonra tek­rar küfre dönmüşlerdi. Küfre zorlanan kimse dışında, cümlesi Zeccac'a göre, Yalan Uyduran» cümlesinin bedelidir. Yani yalanı ancak Allah'a iman-dan sonra küfre dönen kimse uydurur. Ahfeş'e göre, ayetin başındaki men» kelimesi mübtedadır. Haberi ise mahzuftur. Yani kim küfre kayarsa onun üzerinde Al­lah'ın gazabı vardır. Bazı müfessirler bu ayetin Ammar b. Yasir hakkında nazil olduğunu söylemektedir. Çünkü Ammar b. Yasir kendisine işken­ce eden müşriklere onların sözlerine yakın bir şeyler söylemiş­tir. İbn Abbas bu olayı şöyle anlatmaktadır Müşrikler Ammar'ı, babasını» annesi Sümeyye'yi, Süheyb-i Rumî'yi, Bilâl Habeşi'yi, Habbab b. Esed'i ve Salim'i yakalayıp onlara işkence yaptılar. Sümeyye'nin ayaklarım ters istikamete giden iki deveye bağladılar. Ona Sen erkekler için müslüman ol­dun» diyerek tenasül uzvuna mızrak sapladılar. Sümeyye böylece şehid oldu. Kocası Yasir de şehid edildi. Sümeyye ile Yasir İs­lâm'daki ilk şehidlerdir. Ammar'a gelince, o kalbi ikrah ettiği hal­de, diliyle onların sözlerini ikrar etti. Daha sonra, gelip meseleyi Hz. Peygamber'e açtı. Hz. Peygamber ona, o sözleri söylerken kal­binin nasıl olduğunu sordu. O da kalbinin iman ile mutmain oldu­ğunu söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu Eğer onlar sana ikinci kez işkence etmek isterlerse, sen yine ikinci kez o sözleri söyle».[87] İslâm'da İlk Şehit Mansur b. Mutemir'in Mücahid'den rivayet ettiğine göre, İs­lâm'da ilk şehit kadın, Ebu Cehü'in öldürdüğü Ammar'm annesi Sümeyye'dir. İlk şehit erkek ise, Hz. Ömer'in Mi'ca adlı kölesi-dir. Mansur b. Mutemir'in rivayet ettiğine göre, îslâmiyetini ilk izhar eden kimseler şu yedi kişidir. 1. Hz. Peygamber 2. Hz. Ebubekir 3. Bilâl Habeşî 4. Habbab b. Esed 5. Suheyb er-Rumî 6. Ammar b. Yasir 7. Ammar'ın annesi Sümeyye Hz. Peygamber'e amcası Ebu Talip arka çıkmıştı. Hz. Ebube-kir'i ise müşriklerin eziyetinden koruyan kabilesiydi. Diğer müs-lümanlar ise yakalandılar. Onlara demirden yapılmış zırhlar giy­dirildi ve güneşe bırakıldılar. Onların acısı zirveye çıkana değin bu halde kaldılar. Ebu Cehil, elinde bir mızrakla onların yanına yaklaştı. Onlara küfrediyor, onları imandan caydırıcı sözler söy­lüyordu. Sümeyye'nin yanına gitti, ona sövdü ve kötü sözler sar-fetti. Daha sonra tenasül uzvuna süngüyü sapladı, taki süngü ağ­zından çıkıncaya kadar. Böylece onu Öldürdü. Allah'ın rızası ilk şehit Sümeyye'nin üzerine olsun! Bazı müşrikler de, Bilâl Habeşi'yi sorguya çektiler. Fakat Bi-lâl'e nefsi Allah için çok ucuz geldi. Müşrikler Bilâl'e işkence ya­parak ondan dinini terketmesini istediler. Ne var ki o sürekli Ehad, Ehad Allah bîrdir, Allah birdir» diyordu. En sonunda iş­kenceciler, usandılar. Onun ellerini arkasına bağlayıp, boynuna bir ip geçirdiler ve onu, Mekke'nin Ebu Kubeys ile Ahmer Dağı ara­sında kendisiyle oynamaları için çocuklarına teslim ettiler. Ço­cuklar da oynadıktan sonra, bıkıp onu bıraktılar. Ammar diyor ki; Bilâl müstesna hepimiz müşriklerin sözlerini söyledik. O ise nefsini Allah yolunda hiçe saydı. Kavmi de ona hiçbir kıymet ver­mezdi. Sonunda usandılar ve onu bıraktılar». Sahih bir rivayete göre Hz. Ebubekir Bilâl'i satm alarak azad etmiştir. îbn Ebi Nuceyh, Mücahid'den şöyle rivayet etmektedir Mekke halkından bir grup müslüman oldu. Hz. Muham-med'in arkadaşlarından bazıları, Medine'den onlara mektup yaza­rak, Yanımıza hicret edin. Aksi takdirde sizi kendimizden saya­mayız» dediler. Mekke'deki müslümanlar Medine'ye hicret etmek üzere mekânlarından çıktılar. Fakat Kureyş onların çıktığını işi­tince, hemen arkalarından gidip, onlara yetiştiler. Yolda onlara birçok işkenceler yaptıkları için, onlar da istemedikleri halde küf­rü gerektiren sözler söylediler. îşte bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur». Hz. Aişe'den rivayet olunduğuna göre, Ammar iki husus ara­sında muhayyer bırakıldığında, mutlaka en doğrusunu seçerdi. Tirmizi bu hadisi nakletmiş ve Hasen-Garip olduğunu söylemiş­tir. Enes b. Malik'in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur Cennet kesinlikle şu üç kişiye müştaktır 1. Ali b. Ebi Talib 2. Ammar b. Yasir 3. Selman b. Rebia Tirmizi bu hadisi naklettikten sonra, Garib olduğunu söyle­miş ve bu hadisi Hasan b. Saliha hadisinden tanıyoruz» demiş, tir. Allah Teâlâ, şeriatın esası olduğu halde, zorluk anında kendi­si hakkında küfür kelimesinin söylenmesine müsamaha ettiği ve bu söşden dolayı söyleyenin muaheze edilmeyeceğine dair hüküm verdiği jçin, ulema şeriatın tüm kollarını buna hamlettiler. Bun­lardan herhangi biri üzerinde bir zorlama olduğu takdirde, bunu inkâr eden kimseler ne muaheze edilirler ne de onlara bir hüküm tatbik edilir. Nitekim Hz. Peygamber'den gelen şu hadis, buna amirdir Ümmetimden hata, unutkanlık ve icbar edildikleri durumda mesuliyet kaldırilmıştır». Kurtubi bu hadisin senedinin sahih olmamasına rağmen mâ­nâsının ulemanın ittifakıyla sahih olduğunu söylemiştir. Nitekim Kadı Ebubekir b. el-Arabî de böyle demiştir. Ebu Muhammed Ab-dulhak ise, bu hadisin isnadının da sahih olduğunu söylemiştir. Ayrıca Ebubekir el-Usaylî eLFeraid» adlı eserinde ve İbn'ul-Mün-zir Kitab'ul-îknansmdaL böyle demişlerdir. Bir insan küfre zorlandığında, Öldürüleceğinden korkarsa ve bunun için küfreder ama kalbi imanla mutmain olursa, onun üze­rine bir günah terettüp etmez. Hanımı kendisinden boşanmış ka­bul edilmediği gibi, küfür hükmüyle de cezalandırılmaz. Bu îmam Malik'in, Kûfelilerin ve îmam Şafü'nin görüşüdür. Muhammed b. Hasan şöyle demiştir Böyle bir kimse Allah'a şirk koştuğunu açıkça ifade ettiğin­de, zahiren mürted olmuştur. Yok eğer bu, Allah ile kendi arasın­da kalmışsa, İslâm üzeredir. Karısı kendisinden boş olur. Ölürse cenaze namazı kılınmaz. Şayet babası müslüman olarak öl­müşse, babasının mirasını da alamaz.» Ancak Muhammed b. Hasan'in bu sözleri hem Kur'an hem de sünnet ile reddolunmaktadır. Meselâ, Nahl 106, Al-i îmran 28, Nisa 97 numaralı ayetler bu görüşün aksini ortaya koymakta­dırlar. Çünkü Allah Teâlâ bu ayetlerde, kendi emrini terketmek hususunda zorlanan zayıf kimseleri mazur saymaktadır. Kendi­sine bir işin zorla yaptırıldığı kimse, zayıf demektir. Emredilenin yapılmasından muaf tutulmaktadır. Bunu Buharı söylemiştir. Alimlerden bir grup, Ruhsat'm sözde olabileceğini ama fulde olamayacağını söylemiştir. Meselâ Allah'tan başkasına secde et­mek, Kible'den başka bir tarafa yönelerek namaz kılmak, bir müs-lümanı öldürmek, bir müslümamn malını haksızca yemek, zina etmek, içki içmek, faiz alıp vermek gibi hususlarda zorlanırsa, ki­şinin bunları yapmaması gerekir. Aksi takdirde üzerine mesuliyet terettüp eder. Bu görüş Hasan Basri'den rivayet olunduğu gibi, Evzai ile Suhnun gibi alimler de bu görüşe katılmışlardır. Muhammed b. Hasan şöyle demiştir Esir bir kimseye, fû lan puta secde etmesi, aksi takdirde öldürüleceği söylendiğinde, put eğer kıble yönündeyse onun, niyeti Allah'a secde etmek ola­caktır. Başka bir yönde ise, onu öldürseler bile secde etmemeli' dir». Ancak doğru olanı böyle olsa. da secde etmesidir. Çünkü sa­hihte îbn Ömer'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye giderken kıbleye yönelmediği hal­de devesinin üzerinde namaz kılıyordu. îbn Ömer diyor ki, Nere­ye yönelirseniz yönelin Allah oradadır» ayeti bunun için nazil ol­muştur. Nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber vitr nama­zım da devenin sırtında kılardı. Ancak farz namazları yerde kı­lardı. Madem ki sefer halinde, inişin zorluğundan dolayı, bu mu­bah kılınmıştır, o halde farz namazlarda aynı ibaha niçin geçerli değildir? Ruhsatın sözde olup, fiilde olamayacağını söyleyenler, îbn Mesud'un Benden saltanat sahibinden gelecek iki kamçıyı defe' den konuşma ne ise, onu söylerim» sözünü delil olarak getirmiş­lerdir. Ancak İbn Mesud'un bu sözü, konuşmaya ruhsat veriyorsa da füli sözkonusu etmemektedir. Bu yüzden bu söz delil teşkil et­mez. Üstelik İbn Mesud'un bunu misal olarak vermiş olması da muhtemeldir. Fiiliyatın konuşma hükmünde olduğunu kastetmiş de olabilir. Bir gruba göre, zorluk hem fiilde hem de sözde vardır. Do­layısıyla iman kalpte tutulduğu takdirde hem fiilde hem de sözde ruhsat vardır. Bu görüş, Hz. Ömer'den ve Mekhul'den rivayet edil­miştir. Aynı zamanda bu görüş İmam Malik ile Iraklılardan da nakledilmiştir. İbn Kasım, îmam Malik'ten şöyle rivayet etmektedir İçki içmeye, namazı terketmeye, Ramazan'da yemeye-içme­ye zorlanan kimseden günah kalkar». Alimler; Başkasını öldürmeye zorlanan bir kimsenin onu Öl­dürmesi caiz değildir» demişlerdir. Ona had vurulması ve başka şekillerde mürüvvetini kırmak da caiz değildir. Böyle bir teklifle karşılaşan kimse, belâya sabır göstermelidir. Başkasım kendisi­ne feda etmesi onun için caiz değildir. Allah Teâlâ'dan dünyada da, ahirette de afiyet talep ederiz. Zina hususunda ihtilaf edilmiştir. Mutarrıf, Esbah, îbn Ab-dilhakem ve îbn Macişun'a göre, hiç kimse zorlandığı zaman zina edemez. Öldürülse dahi bunu yapmamalıdır. Aksi takdirde günah­kâr olur ve kendisine had vurmak gerekir. Bu görüş aynı zaman­da Ebu Sevr ile Hasan Basri'den de nakledilmiştir. Ancak îbn'ul-i Arabi, sahih olanın zorlanan kimsenin zina edebileceği ve ona had tatbik edilmeyeceği olduğunu söylemiştir. Alimler zorlanan kimsenin eşini boşamasının ve kölesini azad etmesinin geçerli olup-olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir, îmam Şafii ve talebelerine göre hiçbir şey lâzım gelmez. İbn Vehbln Hz. Ömer'den, Hz. Ali'den ve İbn Abbas'tan rivayet etti­ğine göre, talâk vaki olmaz. Nitekim İbn Munzir, İbn Zübeyr, İbn Ömer, İbn Abbas, Ata, Tavus, Hasan Basri, Kadı Şureyh, Kasım, Salih, îmam Malih, Evzaî, İmam Ahmed, İshak ve Ebu Sevr'den de bu görüş mervidir. ŞaTaî, Nehaî, Ebu Kulabe, Zührî, Katade gibi alimlerden riva­yet olunduğuna göre —ki bu Kûfelilerin de görüşüdür zorlama olsa bile talâk vaki olur. Nitekim Ebu Hanife zorlanan kimsenin verdiği talâkın geçerli olduğunu söylemiştir. Tehdid edilen ve tazyik altına alınan bir kimsenin yaptığı alış veriş ile ilgili iki husus vardır. 1 Kendisine vacip olan bir hak için malını satarsa, bu ge­çerlidir. Çünkü bu hakkı sahibine vermek mecburiyetindeydi. Bu­nu kendiliğinden yapmadığı ve fakat zorlanma neticesinde yaptı­ğı için, isteyerek yapmış sayılır. 2 Zulmen ve kahren tazyik altında alışveriş yapan kimse­nin, alışverişi kabul edilmez. Baskı ortadan kalktığında o kimse malını kimin yanında bulursa ondan malını karşılıksız olarak alır. Malı kendisinden aldığı kişi de gider, parasını o zalimden is­ter. Eğer ortada mal kalmamışsa, onun parası veya kıymeti zalim­den ahnır. Malikilere göre, nikâha ve cinsi ilişkiye zorlanan bir kimse eğer nikâhtan sonra cinsi ilişkide bulunmuş olursa, bu nikâh ge­çerli olur. Kocanın boynuna nikâh akdinde belirtilen mehr vacip olur ve had de düşer. Nikâha ve cinsi ilişkiye zorlanan kadına had yoktur ve ona mehri verilmelidir. Fakat onunla zorla cinsi ilişkide bulunan kimseye had cezası verilir. Zinaya zorlanan kadınlara had cezası verilmez. Nitekim Allah bu surenin 106. ayetinde bu hususu ortaya koymaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber; Allah ümmetimden hata, unutkanlık ve zorlama so­nucu işlenen günahları affetmiştir» diye buyurmaktadır. Bir kimse aile efradını helâl olmayan bir hususa teslim etmek hususunda zorlanırsa, onu teslim eder ve bu yüzden kendisini Öl­dürmez, onu kurtarmak hususunda büyük tehlikelere göğüs ger­mez. Buradaki esas, Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir Hz. İbrahim hanımı Sara ile hicret eder. Yolda bir şehre uğrarlar. Şehrin hükümdarı Hz. İbrahim'e Sara'yı bana gönder» diye haber salar. Hz. İbrahim de hanımını gönderir. Hü­kümdar Hz. Sara'ya yaklaşmak üzere ayağa kalkar. Hz. Sara da ayağa kalkar, sonra abdest alır, namaz kılar ve şu duayı yapar Ey Allahım! Eğer ben sana ve Rasûlüne iman etmişsem, benim üze­rime bu kâfiri musallat etme». Bunun üzerine kâfir hükümdar ayaklarını yere vuruncaya dek sıkıştırıldı ve baygınlık geçirdi. Bu-hari Bu hadiste görüldüğü gibi, Hz. Sara'nın kınanması nasıl sözkonusu değilse, onun gibi zorlanan herhangi bir kadın için de ki* nama sözkomısu değildir. [88] Zorlanan Kimsenin Yemini Zorlanan kimsenin yeminine gelince, İmam Malik'e, İmam Şafii'ye ve Ebu Sevr'le birlikte ekseri ulemaya göre, böyle bir ye­min geçerli sayılmaz. Bozulduğu takdirde keffaret gerekmez. Ebu Hanife ve Kûfelilere göre, bir şeyi yapmamaya yemin eden kimse bunu yaparsa keffaret lâzım gelir. Çünkü zorlanan bir kimse bütün yemininde teverri edebilir. Yani kelimeleri kaça­mak suretiyle kullanabilir. Teverri etmediğine ve niyeti de zorla­nan noktadan başkası olmadığına göre, yemine kastetmiş olmak-tadır. Bozarsa keffaret düşer. Kişi yemine zorlanır, yemin etmezse malının alınacağı söyle­nirse İmam Malik'e göre, bu kişi takiyye yapamaz. Çünkü kişi, yeminiyle şerri ancak bedeninden uzaklaştırabilir, maundan de­ğil. İbn'ul-Macişun'a göre, kişi şerri maundan uzaklaştırmak için yemin ederse, hanis olmaz, keffaret de lâzım gelmez. İbn'ul-Macişun'un bu görüşü sahihtir. Çünkü mal müdafaası, can müdafaası gibidir. Hasan Basri ve Katade de bu görüştedir­ler. Nitekim Hz. Peygamber Kanlarınız, mallarınız, namus­larınız birbirinize haramdır» diye buyurmuştur. Yine Hz. Peygam­ber Müslümanın kanı, malı ve namusu diğer bir müslümO' na haramdır» diye buyurmuştur. Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, bir kişi Hz. Pey-gamber'e gelir ve birinin kendisinden malım almak istediğini söyler. Hz. Peygamber malını ona vermemesini bildirince, o da Be­nimle savaşırsa ne yapayım?» diye sorar. Hz. Peygamber, ona sar yaşmasını söyler. Beni öldürürse ne olur?» diye yine o kişi bir soru daha sorar. Hz. Peygamber ona, Şehit olursun» deyince, o da Ya ben öldürürsem ne olur?» diye sorar. Hz. Peygamber, O ateştedir» diye cevap verir. Müslim îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Kim malım müda­faa için öldürülürse o şehittir». îmam Ahmed Tirmizi, Aclunî, Keşf'ul-Hafa 2/296 Müdekkik alimler şöyle demişlerdir Zorlanan kimse küfür kelimesini telaffuz ettiği zaman, o ta­rizler yerine dilinin üzerinde cari olacaktır. Çünkü tarizlerde ya­landan kurtulma imkânları ve çareleri vardır. Böyle yapmadığı zaman kâfir olur. Çünkü tarizlerin üzerinde herhangi bir zorlama sözkonusu değildir. Sözgelimi birine, Ekfir billahi!» Allah'ı in­kâr et! denildiğinde, o Lahi» Fuzuli konuşan kelimesini Allah lâfzı yerine getirerek, Ben fuzuli konuşanı inkâr ediyorum» diye­cektir. Yani Allah lâfzının sonuna bir ya» ekleyerek, bunu şedde, siz okuyacaktır. Yine sözgelimi birine Ekfir binnebi!» Peygam­beri inkâr et! denildiğinde, o arzın yüksek tepeleri anlamına gelen Nebiyyi» kelimesini kullanacaktır. Ulema'ya göre, küfür hususunda zorlanan kimse, ölümü küf­re tercih ederse, onun Allah katındaki ecri, ruhsatı seçen müslü-manınkinden daha büyüktür. Kişi eğer ölümle, el ya da ayağı kesilmekle, vurulmakla teh-did edildiğinde, bunun sonunda ölümle karşılaşacağını anlarsa, içki içebilir, domuz eti yiyebilir. Aksi takdirde, yani Ölümü ter­cih ettiğinde günahkâr olabilir, Çünkü böyle biri, mecbur kala muztar bir kimse gibidir. Mecbur kalan nasıl ölmeyecek kadar domuz etinden yiyebilir, içki içebilirse, o da öyle yapmalıdır. El-Bağdadi'nin Hasan Basrî'den rivayet ettiğine göre, Müsey-lemet'ul Kezzab'in yalancı peygamberin gözcüleri sahabeden iki kişiyi yakalayıp, onları Müseyleme'nin huzuruna getirirler. Mü­seyleme sahabilerden birine, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü oldu­ğuna şehadet ediyor musun?» diye sorar, o da Evet» der. Müsey­leme bu sefer, Benim de Allah'ın Rasûlü olduğuma şehadet ediyor musun?» diye sorar. O yine Evet» diye cevap verir. Müseyleme de onu serbest bırakır. Müseyleme bu sefer diğerine döner ve ona, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet ediyor musun?» diye sorar .O Evet» deyince, Peki, benim de Allah'ın Rasûlü ol-duğuma şehadet ediyor musun?» der. Sahabi, Ben sağırım sizi işitemiyorum» deyince, Müseyleme onun boynunu vurdurur. Kur­tulan sahabi Hz. Peygamber'e gidip, Ey Allah'ın Rasûlü! Ben he­lak oldum» der. Hz. Peygamber; Seni helak eden nedir?» diye sorunca, olan biteni Hz. Peygamber'e anlatır. Hz. Peygamber de, Arkadaşın azimete sen ise ruhsata tütündün. Şimdi sen neyin üzerindesin?» diye sorar. O da, Şehadet ederim ki sen AUah'm Rasûlûsün» deyince, Hz. Peygamber, Şu anda üzerinde bulundu* ğun noktadasın» yani imandasın der. Musa b. Muaviye'nin anlattığına göre, îmam Malik'in talebe­si olan Ebu Said b. Eşres, Tunus sultanı tarafından yemin etmeye davet edilir. Sultan'ın öldürmek üzere arattığı bir kimse vardır. Bu yüzden Ebu Said'e onu saklamadığına ve yerini de bilmediği­ne dair yemin etmesini teklif eder. O da yemin eder. Ebu Said'in o zamandaki ilmî konumu da malûmdu. Oysa Ebu Said, yemin eder. ken o kişinin yerini bildiği gibi, onu saklayan da kendisidir. Sul­tan Ebu Said'e üç talâkla yemin etmesini teklif etmiştir. O da Bu kişinin yerini bilmiyorum» diye üç talâkla yemin eder. Evine gel­diğinde hanımına, Benden ussak dur» der. Sonra da atına binerek Kayrevan'daki Behlûl b. Raşid'e gider. İmam Maük'in talebesi olan Behlûl, Malik'e göre, sen yemin etmiş sayılmazsın» der. Ebu Said, Bunu Malik'ten ben de dinledim. Fakat ben ruhsat arıyo­rum» deyince, Behlûl ona, Hasan Basri'ye göre, üzerinde herhan­gi bir yemin yoktur» der. Ebu Said b. Eşres hanımının yanına döner ve Hasan Basri'nin görüşüne göre hareket eder. îdris b. Yahya'nın anlattığına göre, Veüd b. Abdulmelik casus­larına emreder, onlar da halkın içinde casusluk yaparak kendisine haber getirirlerdi. Bu casuslardan biri büyük alim olan Reca b. Hayre'nin meclisine gidip oturdu ve orada halifenin aleyhindeki konuşmaları işitip, bunu Velid b. Abdülmelik'e anlattı. Velid, hu-snıruna çağırdığı Reca b. Hayre'ye, Meclisinde aleyhimde konuşu­luyor, fakat sen onları susturmuyorsun» der. Reca, böyle bir şe­yin olmadığını söyleyince, Velid ona böyle olmadığına dair keli-me-i tevhid adına yemin etmesini söyler. Reca yemin edince, Ve­lid haberi getiren casusu çağırtır ve ona iftira cezası olarak yet­miş kamçı vurdurur. Bu casus olaydan sonra Reca ile karşılaş­tığında Ey Reca! Halk senin yüzün suyu hürmetine Allah'tan yağmur istiyor. Oysa senin yüzünden bana atılan yetmiş kamçının izleri hâlâ sırtımda duruyor» dedi. Reca ise ona, Yetmiş kamçının izlerinin senin Sırtında olması, senin yüzünden bir müslümanm öldürülmesinden daha iyidir» diye cevap verdi. Alimler zorlamanın sınırını tayin hususunda ihtilaf etmişler­dir. Hz. Ömer'den gelen bir rivayete göre; O; Korkuttuğun, bağ­ladığın veya dövdüğün zaman, kişi kendisinden emin değildir» de­miştir. îbn Mesud, Benden kamçıyı uzaklaştıracak hiçbir söz yok ki onu söylemeyeyim» demiştir. Hasan Basri, takiyyenin Kıyamet'e değin caiz olduğunu ve fakat Allah'ın ölümde takiyye kılmadığını İmam Malik'e göre fark yoktur. İbrahim en-Nehai'ye göre, insanın el ve ayaklarına vurulan kelepçe ikrah sayılır. Yani kişi böyle bir duruma düştüğünde zor­lanmış olur. Bu bakımdan hapis ikrahtır. Bu aynı zamanda îmam Malik'in görüşüdür. Sultan'ın ve bir başkasının zorlaması arasın- Kûfelüere göre hapis, kelepçeleme, içki içmek ve murdar ye­mek yemek ikrah sayılmaz. Çünkü bunlar yapıldığında canın telef olması korkusu yoktur. Fakat Filan adamın benim yanımda bin dirhemi vardır» şeklindeki ikrarda, hapis ile kayıt ikrah sayılır. îbn Suhnun'a göre, onların elem ve acının İkrah olduğunda ittifak etmeleri, ikrahın nefsi telef etmeyen şeylerde de olabilece­ğine delâlet eder. îmam Malik'e göre, tehdidle veya hapisle ya da dövülmekle yemine zorlanan kimse, yemin edebilir ve ona keffaret lazım gelmez. Bu görüş aynı z&^ıanda îmam Şafii'nin, îmam Ahmed'in ve Ebu - Sevr'in de görüşüdür. Bu hususta tariz ve tevriye caizdir. A'meş'in anlattığına göre, îbrahim en-Nehaî'ye hoşuna git­meyen birisi geldiğinde, o evindeki mescide oturur ve cariyesine, Git ona yemin ederek benim mescidde olduğumu söyle» derdi. Gelen kimse de, onun genel mescidde olduğunu sanarak, oradan ayrılırdı. Bu tür örnekleri Kurtubî, geniş olarak zikretmiştir.[89] 107 Bu, onların dünya hayatım ahirete... Bu Ayetin Tefsiri Zalike» ism-i işaret olan bir kelimedir ve 106. ayetin son cümlesine işaret etmektedir. Yani, Allah'tan bir gazap ve orilar için büyük bir azap olması, onların dünya hayatını Ahiret'e tercih etmelerinden dolayuUr. Ayrıca Allah kâfir bir kavme hidayet et­mez». 108 Onlar Allah'ın; kalplerini, kulaklarını...»Bu Ayetin Tefsiri Yani, Allah'ın gazabına ve büyük bir azaba müstehak olanlar var ya, işte onlar Allah tarafından kalpleri, kulakları ve gözleri mühürlenmiş kimselerdir. Onlar gafillerin ta kendileridir. 109 Hiç kuşkusuz onlar Ahiret'te hüsrana...» Bu Ayetin Tefsiri La Cereme» ifadesinin izahı daha önce geçmişti. Hüsrana uğrayanların ta kendileridir»; yani onlar sermaye­lerini zail ettiklerinden böyle olmuşlardır. Onların Sermayeleri», hayattan, ömürleridir. Onu, kendilerini ebedî azaba götürecek olan yerlere sarfettiler. Aynı husustaki başka bir ayette, el-Hasirun» yerine, el-Ah-serun» tabiri kullanılmıştır. Bu, ayetin akışına, konumuna göre farklılık gösterir. Ayetin sonunun böyle olması gerektiği için, fark­lı kullanımlar sözkonusudur. 110 Sonra Rabbin, eziyet edildikten sonra...»Bu Ayetin Tefsiri Mürted olmaları için azaba duçar edilenler ve müşriklere iti­raf ettikleri sözler nedeniyle nefislerini saptırdıktan sonra hicret edenler için Rabbin vardır; yani Rabbin onlar için yardımcıdır. Ayette sözü edilen muhacirler, Ammar b. Yasir ve benzeri sahabilerdir. Futinu» fiili meçhul okunduğu gibi, Fetenu» şeklinde ma­lûm da okunmuştur. Yani onlar başkaları tarafından azap gör­dükten sonra, hicret etmişlerdir. Veya onlar müşriklerin müminle­re azap etmelerinden ya da kendilerini fitneye düşürdükten sonra hicret etmişlerdir. Sonra kâfirlerle cihad ettiler. Cihadın meşakkat ve sıkıntıla­rına göğüs gererek sabrettiler. Rabbin, sonra elbette çok bağışlayan ve çok esirgeyendir»; yani muhakkak ki Rabbin bütün bunlardan, fitneden, hicretten, cihaddan ve sabırdan sonra onların daha önce yaptıklarını affe­dicidir. Daha önce yaptıklarından ötürü onlara nimetler ve mükâ­fatlar vermiştir. Rab» kelimesi ayette iki kez geçmektedir. Bu hüküm illetini ima içindir. Aynca Rab, Hz, Peygamber'e ait olan zamire Senin Rabbin izafe edilmektedir ki bu da müslümanlara verilen nimet­lerin Hz. Peygamber'in takipçileri olmalarından ileri geldiği an­lamını ifade eder. Birçok müfessir bu ayetin Ammar b. Yasir ve benzerleri hak­kında nazil olduğunu kaydetmektedir. îbn îshak bu ayetin, Ammar b. Yasir, Ayyaş b. Rebia, Velid b. Ebi Rebia, Velid b. Velid hakkında nazil olduğunu söylemiştir. îbn Atiyye, Îbn îshak'a şöyle itiraz etmiştir Burada Ammar b. Yasîr'i zikretmek kuvvetli bir görüş de­ğildir. Çünkü bu tabakanın en yücesi odur. Bu tabakanın diğer kişilerine gelince onların göğsü küfre açılmıştı. Daha sonra Allah Teâlâ, onlar için tevbe kapısını açtı. Onlar da İslâm'a girdiler». Zikredildiğine göre, bu ayet hicretten sonra nazil olmuştur ve bu hususta herhangi bir ihtilaf yoktur, tbn Abbas'tan nakledildiği­ne göre, bu ayet Medine döneminde nazil oldu. Müslümanlar, müs-lüman oldukları halde hicret etmeyip, Mekke'de kalanlara yaza­rak, Allah sîzin için bir kapı açtı. Hicret edin gelin» dediler. On­lar da yola çıktılar. Müşrikler onlara yetiştiler ve dövüştüler. Kur­tulanlar kurtuldu, şehit olanlar da şehit oldu. İbn Merduveyh Katade'den nakledildiğine göre, bu müslümanlar yola çıkın­ca, arkalarından Kureyşliler de yola koyuldular. Ve savaştılar. İş­te bunun üzerine bu ayet nazil oldu. İbn'ul-Munzir îbn Cerir, Hasan Basri ile İkrime'den, bu ayetin Abdullah b. Ebi Şerh hakkında nazil olduğunu rivayet etmiştir. Bu zat vahiy kâtibi iken şeytan onu kaydırdı, o da irtidat ederek küfre döndü. Hz. Peygamber Mekke'nin fethedildiği gün onun öldürülmesini emretti. Hz. Osman onu yanına alarak, Hz. Peygamber'in huzu­runa gitti ve eman istedi. Hz. Peygamber de ona eman verdi. Ya­ni bu ayet onun ve benzerlerinin hakkında nazil olmuştur. Nite­kim bazı rivayetlerde bu husus açıkça belirtilmiştir. Bu takdirde, Futinu» fiili şeytanın onları fitneye soktuğu, kaydırdığı ve onları kendi ihtiyarlanyla irtidat ettirmiş olmasından kinayedir. İbn Atiyye'nin Ammar b. Yasir ile birlikte zikredilenler hak­kında söylediği doğru kabul edilemez. Çünkü îbn Ebi Hatim'in Katade'den rivayet ettiğine göre, Ayyaş b. Ebi Rebia, Ebu Cehilln anne bir kardeşiydi. Ebu Cehil İslâm'dan dönmesi için, bir kamçı ona, bir kamçı da bineğine vuruyordu. Hazin tefsirinde, Ayyaş'm Ebu Cehil'in süt kardeşi olduğu bildirilmektedir. Bazı rivayetlerde ise, annesinden olan kardeşiydi. [90] Meal 111- O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğra­şır ve herkese kendi yaptığının karşılığı ödenir. Onlara asla zul­medilmez. 112- Allah güven ve huzur içinde olan bir şehir halkın ı misal verdi O şehrin ahalisinin rızkı her taraftan bol bol ge­lirdi. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bunun üze­rine Allah yaptıklarından ötürü onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. 113- Andolsun onlara kendi cinslerinden bir peygamber geldi. Onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulmederlerken azap on­ları hemen y akalayı verdi. 114- Allah'ın size nzık olarak verdiklerinden helâl ve te­miz olarak yeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk ediyorsanız, O'nun nimetine şükredin! 115- Allah size ancak, leşi, akan kam, domuz etini ve Al­lah'tan başkası adına kesilen hayvanlar ı haram kıldı. Kim mec­bur kalırsa, saldınnaksızın ve sının aşmaksızın bunlardan yi­yebilir. Çünkü Allah bağışlayan ve esirgeyendir! 116- Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında, Şu helâldir, bu haramdır» demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uy­durmuş olursunuz. Kuşkusuz ki Allah'a karşı yalan uyduranlar felah bulmazlar, 117- Şu dünyadakiler pek az bir faydalanmadır. Bunun ardından onlar için elim bir azap vardır. 118- Sana anlattıklarımızı daha Önce yahudi olanlara da haram almıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri­ne zulmediyorlardı. [91] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 111 O gün herkes gelip kendi canını...» Bu Ayetin Tefsiri Yevme» kelimesi daha önce geçen Rahim» kelimesinin me-fulüdür. Bazı müfessirler ise, bu kelimenin mukadder bir fiilin mefıüü olduğunu söylemişlerdir. Yani, üzkur yevme» Hatırla o günü... Rahmet» kelimesini, Yevme» kelimesine bağlamakta bir beis yoktur. Çünkü rahmet o gün de olduktan sonra, başka za­manlarda zaten olur. O gün» ile Kıyamet Günü kastedilmektedir. Tucadilu» füli müdafaa eder, onu kurtarmak için birtakım mazeretler, özürler Öne sürerek uğraşır, çabalar anlamındadır. Her nefis o gün ken­disini müdafaa eder. Öyle ki ne babası, ne evlâdı ne de yakınları onu ilgilendirmez. Ka*b\ü-Ahbar'dan rivayet olunduğuna göre o Hz. Ömer'in yanın-da iken ona Ey Ka'b! Bizi korkut!» der. Ka'b da, Ey müminlerin emiri! Allah'ın Kitabı ile Peygamberin hikmeti aranızda değil mi?» der. Hz. Ömer, Evet. Fakat sen bizi korkut!» deyince, Ka'b, Ey müminlerin emiri! Eğer Kıyamet Günû'nde yetmiş peygamber ameliyle Allah'ın huzurunda varsan yine de göreceğin dehşetin ya-mnda bir hiç sayılır» der. Hz. Ömer Daha fazlasını söyle» deyince Ka'b Ey müminlerin emiri! Cehennem Kıyamet Günû'nde öyle bağırır ki Allah'ın huzuruna yakın olan ne bir melek ne de bir pey-gamber kalmaz ki dizleri üzerine düşmesin. Hatta Hz. İbrahim bile dizleri üzerine düşer ve Ya Rabbi! Nefsim, nefsim. Bugün senden sadece nefsimi isterim» der. Bu sözler karsısında düşünceye dalıp, başını eğen Hz. Ömer'e, Ka'b; Ey müminlerin emiri! Siz bunları Allah'ın Kitabı'nda görmüyor musunuz?» der. Hz. Ömer, Nasıl» diye sorunca, Ka'b mezkur ayeti okur. İmam Ahmed, Kitab'uz-Zühd îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, bu mücadele ruh ile beden arasında olurmuş. Beden ruha hitaben, Dilim seninle ko­nuştu, gözüm seninle gördü, ayağım seninle yürüdü. Eğer sen ol­masaydın, ben adeta yere atılmış bir odun parçası gibi olurdum» der. Ruh da ona; Sen kazandın, sen isyan ettin, ben değil. Sen ta-şıyıctydıUy ben taşınan» der. Bunun üzerine Allah Teâlâ, ruh ile bedene şöyle hitap eder İkiniz için de bir misal vereyim. Bir kör, bir kötürümü omuzlar ve bir bostana girerler. Hem kör hem de kötürüm o bostanın meyvelerinden yerler. İşte bu yüzden azap ikiniz üzerinedir». Zahire göre bu rivayetin îbn Abbas'tan gelmiş olması sahih değildir. Çünkü ayette sözü edilen mücadele»yi böyle bir mânâ­ya hamletmek hiç de uygun düşmemektedir. Nefsihim kelimesindeki zamir, daha önce geçen nefse rad-dir. Adeta nefsin nefsi mücadele eder» denilmektedir. Zahire gö­re her şey nefsine izafe edilmiş oluyor. Ancak bu görüşe şöyle iti­raz edilmiştir. Birinci kez zikredilen nefis» kelimesi zattır ve tümdür. Yani bütün azalarıyla bir şahıs kastedilmektedir. Tıpkı Kerim bir nefis, mübarek bir nefis» denilmesi gibi. İkinci kez zikredilen nefis» kelimesi, onun aynısıdır. Yani tekid olarak getirilmiştir. Onun hakikat ve hüviyetine delâlet eder. İki nefis arasındaki fark, ilkinde azaların mülahaza edilmesidir. İkincisinde ise bu yoktur. Asıl olan ikincisidir. Fakat zât ile zâtm sahibi arasmda gerçekte bir fark olmadığından, arkadaş mânâsına kullanılarak, zât ona izafe edilmiştir». Tuveffa» fiili, eksiksiz verilir anlamındadır. Yani her nefse, işlediği amelin karşılığı eksiksiz verilir. Eğer hayr ise hayr, şer ise şer verilir. Burada nefis kelimesinin yerine zamir getirilmeme­sinin nedeni daha sabit olması içindir. Ayrıca mücadele ile mükâ­fat vakitlerinin değişik olduğunun ilân edilmesi içindir. Her ne ka­dar bunlar aynı günde yapılıyorsa da vakitleri değişiktir. aOrtlara zulmedilmez»; yani cezanın artırılması veya herhangi bir günahları olmadığı halde ceza verilmesi suretiyle onlara zul­medilmez. 112 Allah, güven ve huzur içinde olan...» Bu Ayetin Tefsiri Bir şehri misal verdin denilmekle Bir şehrin halkım misal verdi» anlamı kastedilmiştir. Burada ahali» halk tabiri mukad­derdir. îbn Cerir'in İbn Abbas ile Mücahid'den rivayet ettiğine göre sözü edilen şehir, Mekke'dir. Nitekim bu görüş, İbn Zeyd, Katade ve İbn Atiyye'den de rivayet edilmiştir. îbn Ebi Hatim'in Süleym b. Ömer'den rivayet ettiklerine gö­re o şöyle demiştir Hz. Peygamberin hanımı Hafsa validemizin Mekke'den Me­dine'ye giderken sohbetinde bulundum. Yolda kendisine Hz. Os­man'ın şehit edildiği haberi geldi. O, Mekke'ye dönerek şöyle de­di Beni Mekke'ye geri götürün. Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah'a yemin olsun ki, Mekke Allah Teâlâ'nın ayetinde "belirttiği şehirdir» dedi ve mezkur ayeti okudu». Hz. Hafsa'nın Mekke o şehir gibidir» demek istemiş olması da mümkündür. İbn Abbas ve diğer müfessirlerden rivayet edilen­ler de bu mânâya hamledilebilir. Ayetin anlamı bu takdirde şöyle olur Allah bu şehri Mekke halkı veya Allah'ın nimet verip de o nimete nankörlük eden her kavim için bir misal kılmıştır». Onlar yapacaklarını yaptılar ve alacakları cezayı da aldılar. Mekke hal­kı da buna dahildir. Güven içindeydi»; yani emniyet sahibi bir şehirdi. Korkuyu gerektiren hiçbir olay orada meydana gelmezdi. Bazı şehirlere şer ehlinin saldırdığı gibi, bu şehre saldınlmazdı. Huzur içindeydi»; yani sakindi. Korkuyu gerektiren bir olay vukua gelmezdi. Nitekim bazı şehirlerde huzursuzluk verici bir­takım olaylar olurdu. Bir kismı diğerine saldırırdı. Bu şehrin dı­şındaki şehirler, saldırganların hücumlarından çok az kurtulabi-liyorlardı. Bazı müfessirlerin sözlerinden, ayetteki itminanın huzurun, güvenin sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Yani şehir, güven içinde olunca, o şehirde huzur var demektir. Çünkü korku, tedirginlik meydana getirir ve huzurun zıddıdır. Ebu Havyan eUBahr'ulMuhit adlı tefsirinde, huzurun, güve­nin sonucu olduğunu söylemektedir. O şehrin rızkı»; yani gıda maddeleri bolca verilir ve her ta­raftan gelirdi. Fahruddin Razî, bu ayetin üç nimeti kapsadığını söylemekte­dir Güven, sıhhat ve kifayet». Bu bakımdan ayetin metnindeki, Amine» kelimesi güvene, Mutmainne» kelimesi sıhhate ve Ya'tiha Rızkuha» ifadesi de ki­fayete işarettir. İtminan sebebi o şehrin havasının mülayim olması ve halkın mizacına uygun bulunmasıdır. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler» cümlesinde geçen En'um» kelimesi nimet kelimesinin çoğulu da olabilir. Fa­zıl el-Yemenî'nin de dediği gibi nimet»in ism-i cem'i de olabilir. Kutrat'a göre, En'um» kelimesi Num»vaı çoğuludur. Yemenî'ye göre nimet, naim anlamındadır. Başka alimlere göre nimet mânâ-sındadır. Allah'ın nimetleri» ile daha önceki ayetin içerdiği anlamlar kastedilmektedir. Burada, üçten en çok ona kadarlık bir çoğul sigası kullanılmıştır. Ki az bir nimetin nankörlüğü bu felaketi ge­tirdiğine göre, birçok nimetin nankörlüğü daha dehşetli bir azabın geleceğine işarettir, Onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı» cümlesinde korku ve açlığın etki ve zararları elbiseye benzetilmiştir. .Çünkü elbise insanı kapsar, bunlar da aynı şekilde insanı kapsarlar. Libas» ke­limesinin Cm'» kelimesine izafesinin sıfatın mevsufuna izafesi ka­bilinden olması mümkündür. Yani, Allah Teâlâ onlara ihata etme­de elbise gibi olan açlığı onlara tattırdı. Ubey b, Ka^b'ın mushafmda korku» kelimesi açlık» kelime- sinden önce gelmiştir. Ebu Hayyan bunun kıraat değil, tefsir ol­duğunu söylemektedir. Ebu Amr'ın Havfi» kelimesini Havfe» şeklinde mansub oku­duğu rivayet olunmuştur. Yani Allah Teâlâ onlara hem açlık elbisesini hem de korkuyu tattırmıştır. Ancak bu korku ve açlık ken­diliğinden gelmemiştir, onların yaptıklarının bir sonucudur. Yani daha önce yaptıklarının ve sürekli yaptıkları işlerin bir karşıhğıdır. Ebussuud Efendi, tefsirinde şöyle demektedir Nankörlüğün onlara isnad edilmesi ve bu nankörlükten do­layı da onlara korku ve açlığın tattırümasından sonra, fiillerin o şehrin kalkma isnad edilmesi emrin tahkiki, mübalâğanın iradesi içindir». Yesneun» fiili, sanata masdarından gelmektedir ve onlara nisbet edilmesi şunu ortaya koymaktadır Nimeti inkâr edip, nan-körlüfcyapmak onlar için sarsılmaz bir sanat ve bir adet olmuş­tu. Hazin, bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir Allah onları yedi sene süren bir açlığa müptela kıldı. Öyle ki yağmur yağmaz oldu. Araplar da Hz. Peygamber'in emriy­le onlara azık vermekten vazgeçtiler. Onlar son derece aç, yorgun ve sefil düştüler. Yanan kemikleri yediler. Leş, köpek, ölü ve elehn denilen şeyi yediler. Onlardan biri göğe baktığında dumana ben­zer şeyler görürdü. Bunun nedeni açlıktı. Sonra Mekke'nin ileri gelenleri Hz. Peygamber ile görüşerek, Bu nedir? Tamam sen er* keklere düşmanlık yapıyorsun ama kadın ve çocukların suçları nedir?» dediler. Bu müracaattan sonra, Hz. Peygamber halka on­lara yiyecek götürme izni verdi. Oysa onlar daha müşriklikten vazgeçmiş değillerdi. Korku da Hz. Peygamber tarafından onlara hücum etmek üzere gönderilen birliklerden geliyordu. Birlikler Mekke'nin etrafında dönüp duruyorlardı. Burada bulunan müşrik Araplara saldırıyorlardı. Mekke halkı da doğal olarak onlardan çe-kiniyorlardı. İşte açlık ve korku libası, onların üzerinde meydana gelen sıskalık, renklerinin solması, bedenlerinin zayıf düşmesi, durumlarının bozulması ve iç alemlerinin yıkılmasıdır». [92] 113 Andolsun onlara kendi içlerinden...» Bu Ayetin Tefsiri Kadı Beyzavî, Hazin, Nesefî ve İbn Abbas'a isnad edilen Ten-vir'ul-Mikbas'a göre, ayetin başındaki meful olan zamir, Mekke halkına racidir. Kendi içlerinden gelen Rasûl», Hz. Muhammed'dir. Onlar onun soy ve nesebini bilirlerdi, peygamberlikten önce de onu iyi tanırlardı. Fakat bazı müfessirler, bu zamirin Kalu» ile Yesneunsöaki zamirlerin raci oldukları yere raci olduğunu söylemişlerdir. Yani misalin mütemmimidir. Ayrıca onların Allah'ın inkâr ettikleri ni-metlerinin beyanıdır. Yani o şehir halkına kendi içlerinden bir peygamber geldi ve onlara nimete karşı şükretmeleri gerektiğini söyledi. Onları üzerinde bulundukları durumun kötü akibetiyle korkuttu. Onlar ise onun peygamberliğini ve kendilerine haber verdiği hususları yalanladılar. Bunun üzerine onların kökünü kaziyan amellerini berhava eden azap zulüm içindelerken kendilerini yakaladı. Zulüm» ile kastedilen nimeti inkâr ve peygamberi tekzip zulmüdür. Ayet-i Kerime, onların küfür, inat ve temerrudlarında devam ettiklerine ve mutad olan bütün hududlan aştıklarına de­lâlet etmektedir. Onların Peygamberi yalanlamalarının ardından azabm onları yakalaması getirildi. Bu Allah'ın sünnetidir. Nitekim biz peygam­ber göndermezden önce azap edici değiliz» ayeti bu hususta insan­oğlunu ikaz etmektedir. İşte böylece misal tamamlanmaktadır. Bu misal ister Mekkelilere mahsus olarak getirilmiş olsun, is­terse onların yandaşı olan kavimler için getirilsin, onların hali, geçmiş inatçıların haline benzemektedir. Mekkeliler emin bir böl­gede oturuyorlardı. Oysa çevrelerindeki bölgelerde insanlar kaçırı­lıyor, huzursuz ediliyorlardı. Kalplerinde bir korku yoktu, her ta­raftan kendilerine rizık geliyordu. Onlara bir peygamber de gön­derildi. Öyle bir peygamber ki, onun yüce mertebesini idrak hu­susunda akıllar hayrete düşmüşlerdi. O onları korkuttu ve günah­lardan sakındırdı. Ancak buna rağmen onlar Allah'ın nimetlerini inkâra kalkıştılar, peygamberi yalanladılar. Allah Teâlâ da onlara açlık ve korku libasını tattırdı. Hz. Peygamber'in Allahım! Şiddetini Mudar kabilesi üzerinde arttır. O seneleri onlar üzerin­de Yusuf'un seneleri gibi yap» duasiyla onlara kıtlık isabet etti. Öyle bir duruma geldiler kf leş, köpek ve murdar hayvanların eti­ni, yanmış kemikleri yemeye mecbur kaldılar. Ayrıca kıtlık döne­minde deve tüyüyle, kandan yapılan bir yiyeceği yediler. Herhangi biri göğe baksa açlıktan dumana benzer şeyler görürdü. Tüm ge­nişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamıştı. Çünkü Hz, Peygamber'in askerleri onların etrafında dolaşıp duruyorlardi. Onların develerine, hayvanlarına, kervanlarına saldırıyorlardı. Sonunda Bedir günü onlara isabet eden azap isabet etti. Şeyhülislam Ebussuud Kendi, bu yorumu tercih etmiş ve ko­num itibarıyla ayetin böyle anlaşılması gerektiğini söylemiştir. Caehum» ifadesindeki zamir müfessirlerin çoğuna göre Mek­ke halkına racidir. Yani Allah Teâlâ sözü onların durumuna getir­miş, onların benzerlerini zikrettikten sonra kendilerinin de halini açıkça belirtmiştir. Rasûl» ile kastedilenin Hz. Peygamber, Azap» ile de onlara isabet eden kıtlık seneleri ve Bedir'iri olduğunu söyleyen yo­rumlar tahkikten uzaktır. Nasıl olmasın ki? ,14. ayetin, Allah'­ın size nzîk olarak verdiğinden yeyin» cümlesi temsilin sonucu üzerine bina edilmektedir. Ayrıntılı bilgi için, Alusi'nin Ruh'uUMeanî adlı tefsirine baş­vurulabilir. [93] 114 Allah'ın size rısık olarak verdiklerinden...» Bu Ayetin Tefsiri Yani, madem ki Allah'ın nimetlerini inkâr edenlerin, peygam­berleri yalanlayanların hâli size açıklandı, bu yalanlamadan dolayı onların başına gelen felaketler gözlerinizin önüne serildi, o halde sizler de nimetleri inkâr etmek ve peygamberi yalanlamaktan vaz­geçin ki onların başına gelenler sizin başınıza gelmesin. Allah'ın nimetlerinin hakkını bilin, peygamberin emir ve yasaklarına itaat edin, Allah'ın verdiği helâl rızıklardan yeyin. Kendi uydurmanız olan Bahire, Şaibe, Ham vb. saçmalıkları bırakın. Allah'ın nime­tine şükredin, hakkını bilin, O'na nankörlük yapmayın! Hazin, Allah'ın size rıak olarak verdiklerinden helâl ve te­miz olarak yeyin» ifadesinin muhatapları hakkında iki görüşün olduğunu söylemektedir. a Muhatap Medine'deki müsUimanlardır ve Allah'ın rızkı» ile kastedilen ganimetlerdir. Bu görüş müfessirlerin çoğuna ait­tir. b Muhatap Mekkeli müşriklerdir. Nitekim Kelbi'nin riva­yet ettiğine göre, Mekkelilere şiddetli bir kıtlık isabet ettiğinde, ileri gelenleri Hz. Peygamber'e gidip; Sen hadi erkeklere düş­manlık yapıyorsun. Fakat kadın ve çocukların hali ne olacaktır?» dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Mekke'ye yiyecek madde­leri götürülmesine emir verdi. Vahidî Bu görüşlerden ilki sahihtir. Çünkü İbn Abbas, Ey iman eden­ler! Allah'ın sise nzık olarak verdiği ganimetlerden yeyin. Zira Allah Teâlâ ganimetleri bu ümmete helâl ve tayyib kılmıştır. Daha önce hiçbir ümmete helâl değildi» diye ayeti yorumlamıştır. [94] Haram Edilenler 115 tAllah size ancak leşi, akan kanı...»Bu Ayetin Tefsiri Kadı Beyzavî ayetle ilgili olarak şöyle demektedir Allah Teâlâ onlara helâl kıldığı nimetleri yemelerini emredin­ce, onlara kendilerine haram kılman şeyleri saymaya başladı ki bunların dışındakilerin kendilerine helâl olduğunu bilsinler. Allah Teâlâ onları kendi heva ve heveslerine uyarak, helâl ve haram kılmaktan şiddetle nehyederek şöyle buyurdu Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında şu helâldir, bu haramdır demeyin».» Bu ayetin tefsir ve ahkâmı Bakara Suresi'nde verilmişti. 116 Dillerinizin yalan olarak vasfettiği...» Bu Ayetin Tefsiri Yani, yalan söyleyerek şu helâldir, bu haramdır demeyin. Siz sadece yaîan için, bir deliliniz olmadığı halde helâl ve haramlar kılıyorsunuz. Oysa bu hususta hiçbir mesnediniz bulunmuyor. Bu­nun mesnedi sadece yalandan başka bir şey değildir. Sakın böyle yapmayın! Mücahid'e göre burada Bahire, Sahibe vb. sözkonusu edil­mektedir. İbn Abbas, Hayvanların karınlarında bulunanlar sa­dece erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır demeyin» diye ayeti yorumlamıştır. Çünkü Araplar cahiliye döneminde bazı şey­leri helâl, bazı şeyleri de kendiliklerinden dolayı haram kılarak, bu yaptıklarını Allah'a nispet ederlerdi. Bu bakımdan, Bunu bize Allah emretti» demeyin. Yoksa Allah adına yalan uydurmuş olur­sunuz denilmiştir. Çünkü onların bu yalanlan, Allah'a iftiradan başka bir şey değildir. Kuşkusuz ki Allah'a karşı yalan uyduranlar felah bulmazlar» cümlesindeki Yuflihun» fiilinin kökü Felah»tiT ve hayrı elde etmek, muvaffak olmak» demektir. Araplardan bazıları kendi kendi­lerine bazı şeyleri helâl, bazılarını da haram kılarlar, bazı hayvan­ları erkeklere mahsus görürler, kadınlara yasaklarlardı. îşte bu ayet onların bu durumlarına işaret ederek, Allah'ın ya­sakladığı şeylerden başkasının haram olmayacağını bildirmekte-dir. 117 tŞu dünyadakiler pek az bir faydalanmadır...a Bu Ayetin Tefsiri Yani, onların dünyadaki metaları az bir süre içindir, baki ka­lıcı değildir. Onlar için Ahiret'te elem verici bir azap vardır. Böy­le buyurmakla Allah Teâlâ, onların içinde bulundukları dünya ni­metlerinin yakında zail olacağına dair açıklamada bulunmuştur. 118 Sana anlattıklarımızı daha önce...» Bu Ayetin Tefsiri Yani, yahudilere daha önce En'am Suresi'nde geçen şeyleri haram kılmıştık. Biz bunları haram kılmakla onlara zulmetmiş değiliz. Aksine onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. Bizim ha­ram kıldıklarımız, onların kendilerine zulmetmelerinden dolayı­dır. Nitekim bu husus, şu ayette de açıklanmaktadır Zulmetme­lerinden dolayı yahudilere kendilerine helâl olan tayyib rızıkları haram kıldık». Yani En'am Suresi'nde bahsi geçen tırnaklı hay­vanlarla diğer haram kılınanlar, sadece yahudilere mahsustur. Yahudilerin, Bunlar ük önce bize haram kılınmış değildiler. Da­ha önce Nuh, İbrahim ve onlardan sonra gelenlere de haram kı­lınmıştı» şeklinde kendilerini savunmaları yalandan başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir ayette; Zulmetmelerin- den dolayı yahudilere, daha önce kendilerine helâl olanları haram kıldık» buyurmuştur. Bu ayette, haram kılma hususunda onlarla başkaları arasında fark bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu zulüm başkasına zarar vermeye elverişli olduğu gibi cezalandır­maya da elverişlidir.[95] Meal 119- Sonra Rabbin, cehaletten ötürü kötülük yapan, sonra da bunun peşinden tevbe edip, islah-ı hal edenler le beraberdir. Kuşkusuz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok esirgeyendir! 120- Gerçekten İbrahim hakka yönelen, Allah'a itaat eden bir ümmetti, ortak koşanlardan değildi. 121- Allah'ın nimetlerine şükredici idi. Allah onu seçip doğ­ru yola iletti. 122- Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o Ahiret'te de salihlerdendir. 123 - Sonra sana Hakka yönelen İbrahim'in dinine uy. O müşriklerden değildi» diye vahyettik. 124- Cumartesi Sebt günü, sadece onda ihtilaf edenlere farz kılındı. Kuşkusuz ki Rabbin, aralarında ihtilafa düştük­leri hususta, Kıyamet Günü hüküm verecektir. 125- Ey Muhammedi Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğüt­le çağır ve onlarla en güzel olan bir şekilde mücadele et. Kuş­kusuz ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidayete erenleri de en iyi bilendir. 126- Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkence nin mis­liyle ceza verin. Fakat eğer sabrederseniz, elbette o sabredenler için daha hayırlıdır! 127- Sabret! Senin sabnn ancak Allah in dileği iledir. On­lar için üzülme. Kurdukları tuzaklardan ötürü de canını sıkma! 128- Muhakkak ki Allah sakınanlarla ve muhsin olanlarla beraberdir. [96] Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 119 Sonra Rabbin, cehaletten ötürü...» Bu Ayetin Tefsiri Sûe» kelimesi, sahibini kötülüğe sokan küfür ve masiyet de­mektir. Bunun kapsamına Allah adına uydurulan iftiralar da gi­rer. îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, bu kelime Şirk» anla­mındadır. Ancak bu kelimeyi şirki de kapsayacak şekilde genelleş­tirmek daha doğrudur. Yani sadece kelime şirke tahsis edilme­melidir. Cehaletten ötürü»; yani onları bu kötülüğü yapmaya ceha­letleri sevketmiştir. Burada Cehalet» uygun olmayan davranış olarak yorumlanmıştır. îbn Atiyye'ye göre, burada cehalet haddi aşmak ve serserice taassuba kapılmak demektir. Yoksa ilmin zıddı olan cehalet kas-tedilmemektedir. Nitekim Hz. Peygamber'in, Allahvm! Cahilce davranmaktan sana sığınırım» sözündeki cehalet, ilmin zıddı de­ğil, inatlaşmak, haddi aşmak anlamındadır. Bazı müfessirlere göre, burada cehalet ile ilmin zıddı olan bilgisizlik kastedilmektedir. Yani onlar Allah'ı bilmedikleri, O'nun cezasından haberdar olmadıkları için cehalet bilgisizlik elbise­sini giyerek bu cürümleri işlemişlerdir. Veyahut, şehvet onlara ga­lip geldiğinden dolayı sonuçlan düşünecek durumda değildiler. Islah» kelimesi bazı müfessirler tarafından tevbe üzerinde müstakim kalmak şeklinde yorumlanmıştır. Min ba'diha» zamiri tevbe kelimesine racidir. Umulur ki ıs­lah da tevbenin kapsamına girmekte ve onu tamamlamaktadır. Ebu Hayyan bu zamirinde geçmiş fiillerden anlaşılan mas-darlara raci olduğunu söylemiştir. Yani kötülük amelinden, tevbe-den, ıslahtan sonra muhakkak ki Eabbin gafurdur, rahimdir. Bazılarına göre bu zamir, Cehalet» kelimesine racidir. Yani Rabbin muhakkak ki onların cehaletlerinden sonra gafurdur, ra­himdir. O kötülüğü affeder, taatini yapan, masiyetten kaçana da merhamet eder. El-Askerî şöyle demektedir Ayetin anlamı, Allah kötülüğü cehaletten dolayı yapanı affeder, cehalet olmaksızın kötülük yapa­nı ise affetmez demek değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın maksad-ı ilahisi tevbe eden herkesi affetmektir. Ancak bunların arasında cehalet nedeniyle kötülük yapanların özellikle zikredilmesinin se­bebi şudur Günah işleyen kimselerin çoğu bu günahları az düşün­mek, yaptıklarının sonucunu hesap etmemekten ötürü veya şeh­vetin galebe çalması anında veya gençlik cehaleti içinde işlerler. Burada çoğu kimseler» denilmekle Arapların o zamanki duru­mu göz önüne alınmıştır. Rab» kelimesi Hz. Peygamber'e raci olan bir zamire izafe edi­lerek senin Rabbin gelmiştir. Bu rububiyetin mağfiret ve rah­metten olan eserleri, onların üzerine Hz. Peygamber'in tavassutu ile ve onların Hz. Peygamber'in etbaindan oldukları nedeniyle gel­diğine işaret eder. Cehaletin vurgulanmasının nedeni gerçeği açık­lamak içindir. Çünkü bazı müfessirlere göre kötülük yapanlar onu cehalet nedeniyle yaparlar. 120 Gerçekten İbrahim hakka yönelen...» Bu Ayetin Tefsiri îbn Abbas'a göre Hz. İbrahim'in katındaki bir Ümmet, büyük bir cemaatın katındaki hayırdan fazla idi. Hz. İbrahim'e bir ümmet» denilmesinin nedeni, onun bir üm­mette bulunması ye hemen hemen zor olan kemalatın tamamım kendisinde toplamış olmasındandır. Nitekim şairfAUah için tüm âlemi bir tek jette toplamak hiç te güç değildi» diyor. Hz. İbrahim muvahhidlerin atasıdır, müdekkiklerin Önderi­dir, tevhidin delillerini ve bayrağını ilk diken ve şirkin bayrakları­nı ise yerle bir eden odur. O, şirkin bayraklarını tevhidin delille­riyle parçaladı. Mücahid'e göre Hz. İbrahim'e Ümmet» denilmesinin nedeni, onun zamanında imanı tek başına bir süre taşımış olmasıdır. Hz. İbrahim, hanımı Sârâ'ya; Bugün yeryüzünde, benden ve senden başka iman eden yoktur» demiştir. Buhari Lügat kitapları, Ümmettin anlamlarından biri olarak hak üzerinde olup, diğer dinlere muhalif kişi mânâsını gösterirler. Fa­kat ayetin zahirine bakılırsa, bu kelime mecazen kullanılmıştır. Adeta Hz. İbrahim o asırda yaşayanların hepsine şamil bir kimsedir. Çünkü küfür yok» gibidir. Yani aslında kâfirler de vardı, ama kâfir oldukları için yok sayılmışlardır. Bazılarına göre burada ümmet kelimesi kendisine iltica edi­len ve başkalarının kendisine yöneldiği kimse demektir. Yani Hz. İbrahim, o zamanlar kendisine insanların yöneldiği; önder olarak gördükleri bir kimseydi. Çünkü halk ondan istifade etmek, onun güzel siretine uymak için her taraftan kendisine koşuyordu. Da­ha Önceki ayetlerde, müşriklerin şirk, peygamberliğe saldın, Al­lah'ın helâl kıldığım haram kılmak gibi davranışları tezyif edil­dikten sonra Hz. İbrahim'in zikredilmesi, hak olanın îslâm dini olduğunu ilân eder. Şirk ve onun teferruatı bâtıldır. Bunun böyle olduğunda kuşku yoktur. Böylece bu ayet-i kerime Kureyşlilerin, Biz ibrahim'in dini üzerindeyiz» şeklindeki iddialarının yanlış ve yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Kaniten lillah» tabiri, Allah'a itaatkârdı, daima O'nun em' tiyle meşguldü» anlamına gelir. Hanifen» kelimesi ise, her bâtıl dinden ayrılıp, hak oları ve hiçbir zaman sökülüp atılamayacak olan dine meyletti» demek­tir. O müşriklerden değildi»; yani ne din, ne de fer'i meselelerde hiçbir hususta müşrikler gibi davranmazdı, onlardan değildi. Bu son cümle, Kureyş müşriklerinin, Biz atamız İbrahim'in dini üze­rindeyiz» şeklindeki iddialarını reddetmektedir. Nitekim buna benzer diğer bir ayette, İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı. Fa­kat o tüm bâtıl dinlerden yüz çevirmiş, hak dini kabul etmiş müs-lüman bir kimseydi. O asla müşriklerden değildi» diye buyurul-muştur. 121 Allah'ın nimetlerine şükrediei İdi...»Bu Ayetin Tefsiri Hz. İbrahim Allah'ın nimetlerine sürekli şükrederdi. O küçük bir nimetin şükrünü eda etmekten bile geri kalmazdı. Yani Kureyş­lilerin nankörlük yaptıkları sıfatların hiçbiri Hz. İbrahim'de yok­tu. Bazı rivayetlerde büdirildiğine göre, Hz. İbrahim yemeğe mut­laka bir misafir ile birlikte otururdu. Nitekim bir gün bir misafir bulamayınca kahvaltısını tehir etmişti. Baktı ki meleklerden bir grup insan suretinde gelmektedir. Onları yemeğe davet etti. Melek­ler cüzzamh olduklarını ima edince, Hz. İbrahim, Sizlerle yemek yemek şimdi bana vacip oldu. Ki size verilen belâyı bana vermeyip, beni sıhhatte bırakan Allah'a şükretmiş olayım» dedi. Onu seçti»; yani onu peygamber olarak seçti. Dosdoğru bir yola iletti. Allah'a götüren bir yola, îslâm dinine hidayet etti. Bu hidayetin sonucu, sadece Hz. İbrahim'in Mdayet olunması değildir. O bununla beraber halkı da irşad etmiş, peygamberliğin vasıtasıy­la insanları dine davet etmiştir. 122 Ona dünyada güzellik verdik...»Bu Ayetin Tefsiri Yani, onu bütün insanlara sevdirdik. Bütün dinlerin mensup­ları onu dost olarak bilirler ve ona sena ederler. Çünkü Allah Teâlâ1-dan, Bana başkaları için de doğruluk lisanı kıl» diye dilekte bu­lunmuştur. Bu yorum Katade ve bazı müfessirlerden Basri, Hasene» güzellik kelimesinin Nübüvvet» ol- duğunu söylemiştir. Bazı müfessirler de, bu kelimenin Hz. İbrahim'e yaşlılık dö­neminde verilen salih oğullara işaret ettiğini söylemişlerdir. Bazılarına göre, Hayr yönünde sarfettiği mal» bazılarına gö­re de Refah ve taatle geçen uzun bir ömür» dür. Bu yoruma göre, Hasene» kelimesi güzel bir siret hayat» anlamını ifade eder. Diğer yorumlara göre ise, ilâhi bir nimet demek olmaktadır. Muhakkak ki o Ahiret'te de salihlerdendir»; yani cennetin yü­ce derecelerinde diğer peygamberlerledir. Çünkü o, Beni şalinle. re ilhak eyle» diye Allah'tan dilekte bulunmuştu. Burada Salih. ler» ile peygamberler kastedilmektedir. Çünkü o peygamberlerden sonraki salihlerin hepsinden üstündür. [97] İbrahim Milleti» Ne Demektir? 123 Sonra sana Hakka yönelen...» Bu Ayetin Tefsiri Millet-i İbrahim» İbrahim'in dini tabiriyle îslâm dini kas­tedilmektedir. Bir önceki ayette Dosdoğru yol» ile de kastedilen budur. Bir rivayette Hz. Peygamber'e mahsus kılman hususların dı­şında, Allah ona Hz. İbrahim'in bütün şeriatına tâbi olmasını em­retmiştir. Abdullah b. Amr b. el-As'tan gelen bir rivayete göre, İbra­him'in milleti» tabiriyle Hac menasıkı anlatılmaktadır. Yani Hac konusunda istenen ibadetler kastedilmektedir. İmam Pahruddin Razi, bir grubun şu görüşte olduğunu söyle­mektedir Hz. Muhammed İbrahim'in dini ve şeriatı üzerindeydi ve Hz. İbrahim'in şeriatından başka bir şeriatı yoktur. Hz. Peygam­ber, İbrahim'in şeriatını ihya etmek için gönderilmiştir. Bu iddi­ada bulunanlar bu ayeti delil getirmektedirler. Onlara göre, mil-let» kelimesi usul ve füru olmak üzere burada şeriat anlamında­dır. Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü İbrahim'in milleti tabiriyle tevhid, şirkin yokluğu kastedilmektedir. Çünkü, O müşriklerden değildin diyo buyurulmuştur. Şayet, Hz. Peygamber'in de şirki yok ettiği, tevhid ispat ettiği söylenecek olursa, bu ittiba demek de­ğildir. Bu bakımdan burada millet» kelimesi Hz. İbrahim'e tâbi olmanın sıhhatli olan kısımlarına hamledilmelidir. Bazı müfessirler, Hz. Peygamber'e yapılan tâbi olma emrinin tevhide çağırma mahiyetinde olduğunu söylemişlerdir. Yani Hz. İbrahim nasıl yumuşaklıkla, suhuletle ve deliller göstermekle, çe­şitli davet yolları denemekle insanları Allah'a çağırmışsa, sen de o tarzda insanları Allah'ın tevhidine çağır! Ebu Hayyan bu görüşe karşılık, Hz. Peygamber buna muhtaç değildir. Çünkü akli delilleri iktiza ettiği inancın ,Hz. Pey­gamber'e vahyedilmesi hiç de imkânsız değildir» demektedir. Ta ki akli ve nakli deliller itikad üzerinde birbirini desteklesinler. Ni­tekim, De ki Bana mabudunuzun tek bir mabud olduğu vahyo-lundun diye buyurulmuştur. Dikkat edildiği takdirde, bu ayetin ak­lî delili iktiza ettiğini de, vahyi de içerdiği görülecektir. Ancak Hz. Peygamber'e şirkin yokluğu, tevhidin varlığı hu­susunda, İbrahim'e tabi ol» diye emredilmesi mümteni değildir. Her ne kadar bu, Hz. Peygamber katında aklî delillerle sabit olan nesnelerden ise de. Böylelikle iki delil aklî ve naklî bu husus­ta birbirlerine destek olmaktadırlar. [98] Dîn Ve Mîllet Kavramları Rağıb el-İsfehanî, Millet» ile Din» kavranılan arasındaki far­kın, millet kelimesinin sadece Peygamber'e izafe edilip, hemen he­men Allah'a izafe edildiğinin hiç görülmemesi ve Peygamber'in ümmetinden olan fertlere de izafe edilmeyip, şeriatın tümü hak­kında kullanılması olduğunu söylemektedir. Oysa din, millet keli-mesi gibi değildir. Müfessirlerin çoğu buradaki, millet kelimesiyle şeriatların esaslarının kastedildiğini söylerler. Katade'den rivayet edilen gö­rüş te buna hamledilmektedir. Şafii alimlerinden bazıları, bununla Hitan'ın ve Hz. İbrahim' in şeriatından olup da Kur'an'la neshedilmeyen meselelerin vacip olduğu hükmünü çıkarmaktadır. O müşriklerden değildi» cümlesi daha önce de 120. ayette geçmişti. Tevhid için tekrarlanmıştır. Ayrıca Hz. İbrahim'in di­nine sahiplenen müşriklerden, onun uzak olduğunu takrir için vur­gulanmıştır. [99] Cuma, Cumartesi Ve Pazar 124 Cumartesi Sebt günü, sadece onda...»Bu Ayetin Tefsiri Cuile» kılındı fiili farz küttük anlamındadır. Yani cumartesi gününe tazim, onun hakkında ihtilafa düşenlere farz kılın­mıştır. İhtilaf edenler ise yahudilerdir. Kelbi, Kbu Salih ile îbn Abbas'tan şöyle rivayet etmektedir Hz. Musa onlara cuma gününü tazim etmelerini emretti ve yedi günden bir günü Allah'a tazim için ayırmalarını söyledi. O gün hiçbir iş yapmamalarını, o işleri diğer altı günde yapabilecek­lerini bildirdi. Fakat onlar Hz. Musa'nın bu sözünü kabul etmeye­rek, Biz ancak Allah'ın mahlûkatını yarattıktan sonra, istirahat ettiği günde cumartesi gününde İbadet ederiz» dediler. Bundan dolayı bugün onlara farz kılındı ve zorluklar onlara bugünde gös­terildi. Sonra Hz. İsa da Hz. Musa gibi cuma gününü getirdi. Hı-ristiyanlar, Biz onların bayramının bizim bayramımızın hemen akabinde olmasını istemeyiz» diyerek kendilerine pazar gününü ibadet günü olarak seçtiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ cuma gü­nünü bu ümmete verdi. Bu ümmet için cuma gününde bereket vardır». Ebu Hureyre, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu ri- s vayet etmektedir Biz ahir gelenleriz, biz Kıyamet Günü'nde öncüleriz. Onlara bizden önce kitab verildi, fakat onlar bu hususta ihtilafa düştüler. Onlardan sonra bize de kitab verildi. İşte bu onlar için farz kılı­nan gündür. Onun hakkında da ihtilaf ettiler. Allah bize o güne uymaya hidayet iletti. Onlar bu hususta bize tabidirler. Cumartesi günü yahudilerin, pazar günü ise hıristiyanlarındır». Müslim'in bir rivayetinde; Biz son gelen öncüleriz. Kıyamet Günü'nde cennete ilk dahil olanlarız» denilmektedir. Yine Müslim'in bir rivayetinde şöyle denilmektedir Allah cuma gününü bulmada, bizden öncekileri dalâlete gö­türdü. Cumartesi yahudilerin, pazar hıristiyanlann oldu. Allah ise bizi getirdi cuma gününe hidayet etti. İşte böylece cuma, cumartesi ve pazar günleri kılındı. Onlar da Kıyamet Günü'nde bize tabidirler. Dünyada son gelenleriz. Kıya­met Günü'nde ise mahlûkat içinde hesapları en önce görülenler olacağız.» Nevevî, Müslim şerhinde şöyle demiştir Bu hadisin açıklaması hakkında bazı alimler, Biz zaman ba­kımından en son gelenleriz. Fazilet ve cennete girmekte ve vücut bulmada ise en önde olanlarız» demişlerdir. Yani Ümmet-i Mu-hammed cennete en önce girecektir. îşte bu onların üzerinde iba­detin farz olduğu gündür. O gün hakkmda ihtilaf ettiler. Allah Te-âlâ ise bizi bugüne hidayet etti». Kadı İyaz dedi ki; Zahir olan cuma gününün tayini, tazimi ve belirmesi onlara farz kılındı ve o günün tayini ictihadlanna bı­rakıldı ki o günde şeriatlarını ihya etsinler. Ancak hahamları o günün tayininde ihtilafa düştüler. Allah onları cuma gününü bul­maya hidayet etmedi. Ve cumayı bu ümmetin üzerine tayin ede­rek farz kıldı. Onu ümmetin içtihadına bırakmadı. Onlar da cu-. manın faziletini elde ettiler. Rivayet edildiğine göre, Hz. Musa onlara cuma gününü emretmiş, onun faziletini kendilerine bildir­miştir. Fakat onlar cumartesi gününün daha faziletli olduğu hu­susunda Hz. Musa ile mücadele etmişlerdir. Sonunda Hz. Musa' ya onları kendi haline bırak» denildi. Eğer cuma hususunda nesh olsaydı, o vakit onda ihtilaf etmeleri sıhhatli olmazdı. Onlara ,bu hususta muhalefet edin». Nevevî, onlara açık bir şekilde emir verilmiş olmasının mümkün olabileceğini söylemiştir. Onlar bu hususta ihtilafa düşmüş­lerdir. Acaba tayini vacip miydi, yoksa değiştirme yetkileri var mıydı? Sonunda onu değiştirdiler ve bunda da yanıldılar. Fahruddin Razî bu ayeti tefsir ederken, Fihi» kelimesindeki zamirin Hz. Musa'ya raci olduğunu söylemektedir. Yani onların ihtilafları Hz. Musa hakkında olmuştur. Çünkü Hz. Musa onlara cuma gününü emretmişti. Onlar ise cumartesi gününü seçtiler. On­ların cumartesi günü hakkındaki ihtilafları esasen Hz. Musa üze-8 rinde, o gündeki bir ihtilaftı. Yani o gün hakkında Hz. Musa ile ih­tilafa düştüler. Onda ihtilaf ettiler» cümlesinin anlamı, yahudilerin bir kıs­mının o gün için cumartesidir, bir kısmının ise değildir dedikleri anlamına gelmez. Çünkü yahudiler cumartesi günü üzerinde ittifak r% etmişlerdi. Vahidî şöyle demiştir Bu husus müfessirlerin çGğuna müşkül meselelerden bindir. Öyle ki müfessirlerden bazıları cumartesi hakkındaki ihtila­fın anlamını, cumartesi gününün diğer günlere nazaran efdaliyeti hakkındaki bir ihtilaf olduğu şeklinde açıklamışlardır. Yahudilerin bir kısmı Allah Teâlâ, mahlûkatın yaratılması işini bugün bitirdi­ğinden, cumartesinin en üstün gün olduğunu söylemişler, bazıları da pazar gününde mahlûkatı yaratmaya başladığından dolayı pazar gününün daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Oysa bu görüş te yanlıştır. Çünkü yahudiler cumartesinin ef­daliyeti hakkında iki gruba ayrılmamışlardır. Pazarı ibadet günü seçenler hıristiyanlardır ve yahudüerden uzun bir zaman sonra bu vuku bulmuştur». Şayet şöyle bir itiraz öne sürülürse Yahudiler cumartesi gününü seçmiştir. Çünkü bütün ehl-i din Allah'ın mahlûkati altı günde yarattığında ve pazar günü yaratma­nın başladığında, yaratmanın cuma günü bittiğinde ittifak etmiş­lerdir. Cumartesi günü istirahat günüdür. Yahudiler; Biz bugün bayram yapmak ve çalışmayı bırakmak suretiyle Rabbimize uyu­yoruz» diyerek cumartesiyi seçmişlerdir. Hıristiyanlar ise, {Allah Teâlâ mahlûkatın yaratılışına pazar günü başladı, biz de o günü kendimize bayram yaptık» dediler. Bu iki vecih de makuldür. An­cak cuma gününün fazileti nedir ki müslümanlar onu kendilerine bayram yapmışlardır?» Cevap olarak şöyle deriz Cuma, günlerin en efdalidir. Çünkü yaratılışın kemal ve ta­mamı cuma günü olmuştur. Kemâl ve tamam ferah ve sevinci gerektirir. Bu yüzden cuma günü bize bayram olmuştur. Bu en evlasıdır. Başka bir vecih ise şudur Allah mahlûkatın en şereflisi olan Adem'i cuma günü yarattı. Adem insanlığın atasıdır. Onun tevbe-sini cuma günü kabul etti. Bu yüzden cuma, günlerin en efdalû dir.» Allah Teâlâ cuma gününü bu ümmet için seçti. Onlar kendile­ri için bir şey seçmediler. Bu bakımdan Allah'ın onlar için seçtiği gün başkalarının kendileri için seçtiklerinden daha üstündür.» Bazı alimlere göre Allah Teâlâ, Hz. Musa'yı cumartesi gününün tazimi için göndermiş, sonra bugün Hz. İsa'nın şeriatında pa­zar günüyle neshedilmiştir. Daha sonra her iki gün de Hz. Fey-gamber'in şeriatmdaki cuma günüyle nesholunmuşlardır. Bu bakımdan günlerin en üstünü cuma günüdür. Tıpkı peygamberle­rin en üstününün Hz. Muhammed olması gibi. Ayet ile ilgili bir görüş daha vardır. Katade'ye göre, bu husus. ta ihtilafa düşenler yahudilerdi. Cumartesi gününü bazıları helâl, bazıları da haram kılmışlardır. Bu görüşe göre ayetin mânâsı, cumartesinin vebali ve laneti onun hakkında ihtilafa düşenlerin yahudilerin üzerinedir şeklindedir. Onlardan bazıları, Helâl­dir» diyerek aldandılar, lanete uğradılar, Hz. Davud'un zamanında maymun ve domuza çevrildiler. Bu kıssa A'raf Suresi'nde geç­mişti. Bazıları da haramdır diyerek, o gün hiçbir şey avlamadı­lar. Onlar da yahudileri menetmeye çalışan kimselerdi. En doğrusu ilk mânâdır. [100] Kuşkusuz Jd Rdbbin, aralarında ihtilafa düştükleri hususta Kıyamet Günü hüküm verecektir»; yani Allah onların cumartesi günü hakkındaki ihtilâflarını açıkça belirtecek ve her gruba müs-tehak olduğunu verecektir. [101] Hikmet Nedir? 125 Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle...»Bu Ayetin Tefsiri Rabbinin yolu» ifadesi İslâm dini anlamındadır. Hikmet» ise sıhhatli ve kuvvetli söz, hakkı ortaya koyan ve şüpheleri izale eden görüş demektir. Güzel öğüt», tergib ve terhib demektir. Yani onları tergib ve tehdid yoluyla İslâm dinine çağır. Hitap Hz. Peygamber'e müteveccihtir. Yani, Ey Muhammedi İnsanları Rabbinin dini olan İslâm'a, sahih, muhkem, mübin ve şüpheleri bertaraf eden delillerle ve güzel öğütle çağır. Onlarla, onların inatçüanyla en güzel şekilde mücadele et. Mücadelenin en güzel yolu olan yumuşaklıkla şefkatle, sertlik göstermeksizin tartış.» Deniliyor ki O zamanın insanları ihtilafa düşüp üç grup ol­dular. Birinci grup sahih akla, güçlü basirete sahip olan kâmil alimlerdi. Onlar eşyanın hakikatına binaen marifeti talep ediyor­lardı. Rabbinin yoluna hikmetle çağır» ifadesi işte bu kişilerin İslâm'a davet edilmesi ve kesin delillerle dine çağınlmasıdır. Ki onlar eşyanın hakikatini böylelikle bilsinler. Onlardan hem kendi­leri yararlansınlar, hem de diğer insanları yararlandırsınlar. Bun­lar sahabe ve başka gruplara mensup alimlerin ileri gelenleridir. İkinci grup, sağlam fjtrat ve asli hilkatin sahipleridir. Bunlar da kemâl hududuna varamayan insanların ekseriyetidir. Bu kim­seler kemâl hududuna varamadıkları gibi eksikliğin son sınırına da düşmemişlerdir. Bunlar üç kısmın orta tabakasidns Güzel öğüt ile çağırılacak kimseler bunlardır. Üçüncü grup, cidal, husumet, inatçılık sahibi olan kimseler­dir. Bunlar da en güzel yolla mücadele edilecek olanlardır. Ki böy­lelikle hakka boyun eğsinler ve O'na rücu etsinler.» Bazılarına göre hikmet ile risalet kastedilmiştir. Güzel Öğüt ise davette yumuşaklık göstermektir. Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et»; yani onlara eziyet etmekten kaçın, risalete ve hakka davette eksiklik yapma. Bu yoruma binaen bazı alimler, bu ayetin Seyf kılıç ayeti»-yle nesh edildiğini iddia etmişlerdir. Ey Muhammedi Sana düşen peygamberliğini tebliğ etmek, onları bu üç yolla hakka davet etmektir .Fakat Rabbin bu grup­lardan hangisinin hidayete ermiş olduğunu daha iyi bilir ve her birine ameline göre ceza ve mükâfat verecektir.» Hz. Peygamber'in insanları İslâm'a davet yollarının fark­lı olması, insanların farklı mertebelerde olmaları nedeniyledir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onların havassı, avamı ve inatçıla­rı vardır. Bazı müfessirler, Güzel bir şekildeki müeadelenyi onlara ezi­yetten kaçınmak şeklinde yorumlayarak, bu ayetin Seyf ayeti»y-le nesh olunduğunu iddia etmişlerdir. Ancak cumhur-u ulema, bu ayetin muhkem olduğunu, anlamının da, —daha önce belirttiği­miz gibi— anlaşılacağını söylemişlerdir. Hikmet» delillerin en yücesi olduğundan hikmet ile dine da­vet edenler, en kâmil, ilâhi marifet ve hakiki ilimlere en çok talip olduklarından dolayı hikmeti, güzel öğütten Önceye alırlar. Cedel ise delillerin en düşüğüdür. Ondan maksat insanları ilzam etmek ve susturmaktan başka bir hedef olmadığı bilindiğinden, en son olarak zikredilmiştir. Güzel öğüt, hüccetten daha aşağıda, fakat cedelden de daha yüksek olduğundan, ortanca sırada getirilmiş­tir. Ayette Onları Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle ve gü­zel cidalle davet et» denilmemiştir. Çünkü cidal davetin konusu değildir. Cidalde davete ters düşen bir mânâ vardır. Bu ise, kar­şıdaki kimseyi ilzam ve susturmaktır. [102] Rasülullah'jn Hz. Hamza İçin Yaptığı Yemini Bozup Kefaret Vermesi 126 Eğer ceza vereceksiniz, size...» Bu Ayetin Tefsiri Mezkur ayet Uhud Savaşi'nda şehit düşen Hz. Hamza hakkın­da nazil olmuştur. Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiğine göre —ki sahihtir— Hz. Peygamber, şehit düşen Hz. Ham-za'nın cenazesi önünde durarak, kalbini dağlayan korkunç bir ha­dise ile karşı karşıya geldiğini anladı. Çünkü Hz. Hamza'nın kulak­larının, burnunun kesildiğini, iç organlarının çıkarıldığını görmüş­tü. Bunun üzerine şöyle dedi Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Çünkü bildiğime göre sen sıla-i rahim yapardın, çokça hayır işler­din. Eğer senden sonrakilerin senin üzerindeki hüznü olmasaydı, seni böylece bırakmak beni sevindirecekti ki sen birçok ruhtan haşre gelmiş olasın. İyi bilinsin kAt Allah'a yemin ederim! Onlar­dan yetmiş kişiyi senin yerine bu hale düşüreceğim!» [103] Bunun üzerine Cebrail, Nahl Suresi'nin son ayetlerini getirdi ve Hz. Peygamber de yemininin keffaretini verdi. Daha önce arzu ettiği işten vazgeçerek sabretti. Bu rivayete göre mezkur ayet Me­dine döneminde nazü olmuş olur. Ancak Nuhas'a göre, bu ayet hicretten önce Mekke'de nazil olmuştur ve bu ayet Hz. Hamza'ya uygulanan insanlık dışı eziyet ile ilgili olarak gelmijş değildir. Bazı müfessirler Nuhas'ın bu görüşüne katılmışlardır. Çünkü Hz. Hamza'nın başına gelenlerin yukarıdaki hadiseden geldiğini söylersek, o zaman ayetler arasında bir irtibat olmaz. Allah'ın ke­lâmı ise irtibatsızlıktan münezzehtir. Çünkü Hz. Hamza'yı şehit düşüren mesele, daha önceki ayetlerin konusunu teşkil eden me­selenin aynısı değildir. Şayet ayetin hicretten önce nazil olduğunu söyleyecek olursak, işte o zaman bu ayetle diğerleri arasında bir irtibat kurulmuş olur. Çünkü Allah Teâlâ, peygamberine insanları dine davet etmesini emrettiğinde, onun yolunu apaçık ortaya koy­duğunda, Hz. Peygamber'e ve ona tabi olanlara adaleti gözetmele­rini emretmiştir. Düşmanları kendilerine ne kadar zarar vermişse ,onların da o kadar zarar verebileceklerini söyledi. Çünkü dine davetin oldu­ğu yerde, müslümanlar düşmanlık güdenlerden uzak değillerdir. Bu nasıl olmasın ki? Din, muhaliflerinin yaptığının fasid, atalarının üzerinde devam ettikleri dininse bâtıl olduğunu belirtmektedir. Onların bu çağrı karşısında hileleri daralmış, sebepler onları yor­gun düşürmüş, önlerindeki münakaşa ve münazara yollan tama­men kapanmıştır. Onların göğüslerindeki kin ise deveran etmek­tedir. Onlar mütereddit bir haldedirler. Tek çıkar yol olarak si­lahları görmekte ve dinin yerine kızıl ölümü seçmektedirler. Birinci tefsir, müfessirlerin çoğuna aittir ve bu Sahih-i Bu-harî'de de kayıtlıdır. Hatta Kurtubl, bu yorum üzerinde müfessir­lerin icma ettiğini söylemektedir. İrtibat olmadığı şeklindeki itiraz ise yerinde değildir. Çünkü Hz. Hamza'nın meselesine dikkati çekmek, İslâm davasının bu tür olaylardan uzak olmadığını bildirir. Mücadele, sonunda savaşa dönüşür. Savaş olduğu zaman, uygun olan davranış zikredilmiş­tir. Anlam bakımından irtibatta, ayetin Mekkî veya Medenî olma­sında bir fark yoktur. Sebebin hususi oluşu hükmün umumi olu­şuna mani değildir. Binaenaleyh şayan-ı itimat görüş cumhurun söylediğidir. [104] Kısas Neyle İcra Edilir? Bu ayet, caninin yaptığı fiilin caniye yapılacağının delilidir. Kullanılan aracın aynı olup olmayacağı hususunda ihtilaf edilmiş­tir. Bazı imamlar aynı olacağına kail olmuşlardır. Ebu Hanife'nin mezhebine göre, kısas sadece kılıçla olur. İsterse katil taşla öl­dürmüş olsun. Katil yine kılıçla öldürülür. Bu görüşün sebebi —ki ayetin zahirine muhaliftir—, taş vs. ile öldürmek şiddet ve zayıf­lık yönüyle onun benzerliğinin mümkün olmamasmdandır. Bina­enaleyh benzerlik öldürülmesindedir. Ruhu almadadır. Burada ise kılıç asıldır. Cessas, Ahkâm'ul-Kur'an'mda böyle demiştir. Bazıları, ayette ihtilaf edildiğinden hareketle İmam Şafii'nin ayetin zahirine uyduğunu, Hanefilerinse denkliğin sayıda olduğunu söylediklerini bildirmişlerdir. Çünkü bu ayet, Hz, Peygamber, Hz. Hamza'nın başına geleni onlardan 70 kişinin başına getireceğini söylediğinde nazil olmuştur. Sonuç itibarıyla bu hususta bir delil yoktur. Vahidî, bu ayetin müsleyi işkenceyi gerektiren diğer ayetler gibi mensuh olduğunu söylemişse de, onun bu görüşüne bazı hi-daye şerhlerinde itirazlar vaki olmuştur. Eğer müsleişkence tat­bik edilmesi tarzındaki cezalandırma hususunda sabrederseniz yapmazsanız, bu sabrınız sabredenler için cezayı tatbikten daha hayırlıdır! Ayette Lekiim» sizin için tabiri yerine, Lis-Sabirin» Sab­redenler için kullanılmasının nedeni, sabırlarından dolayı onları övmektir. Yani eğer sabrederseniz bu sizin bilinen ahlâkınızdır.. Sakın bu meselede de onu terketmeyin! 127 Sabret! Senin sabrın ancaJc...» Bu Ayetin Tefsiri Allah Teâlâ, peygamberine açıkça başkalarını teşvik ettiği bir hususu emretmektedir. Çünkü Hz. Peygamber ilminin fazlalığı, Allah'ın şanını daha iyi bilmesi ve Allah'a herkesten daha fazla güvenmesi bakımından, herkesten daha çok emirlerin büyüklerini ifaya müsaittir. Yani, onlardan gelen elem ve eziyetlerden sana isabet edenle­re sabret. Onları dine çağırdıktan sonra haktan yüz çevirmeleri karşısında sabret. Senin sabrın ancak Allah ile olur. Buradaki istisna, istisna-i mufarreğdir. Yani senin özelliklerin­den herhangi bir şeyle sabır olmaz. Sabır ancak Allah'ın zikriyle olur. Bütün himmet ve kastınla ona yönelmekle olur. Bu cümle Hz. Peygamberi teselli eden bir mânâ taşımakta, sabrın zorluklarını ona kolaylaştırmaktadır. Daha üstünü olma­yan bir şerefle onu şereflendirmektedir. Bazı müfessirler, Senin sabrın ancak Allah iledir» cümlesini Allah'ın tevfiki ve yardımıyladır şeklinde yorumlamıştır. Yani, eğer Allah seni muvaffak kılmasaydı, sana yardım etmeseydi sen sab redemezdin! Bu takdirde teselli, sabrın kolaylaştırmasından gelmektedir. Bu yorumun daha zahir olması kabule daha muhtemildir. Onlar için üzülme»; yani kâfirler için üzülme. Onİann seni inkâr etmeleri, sana tabi olmamaları sebebiyle üzülme. Bu ayet, Kâfir bir kavim için üzüntü duyma» ayeti gibidir. Bazı tefsirlerde zamirin kâfirlere değil müminlere raci olduğu söylenmiştir. Yani müminlere Uhud Savaşı'nda tatbik edilen o in­sanlık dışı uygulamadan dolayı üzülme! Onların müminlere kur­dukları tuzaklardan dolayı canını sıkma! Dayk» kelimesi göğsün daralması, sıkılması anlamına gelir. Yani onların sana yapmak isteyecekleri hilelerden dolayı göğsün daralmasın. Ebussuud Efendi'nin dediği gibi, birinci nehy onların cihetin­den gelen ve fevt olan bir matlubtan, ikincisi ise, onların cihetin­den gelecek bir mahzurdan ötürüdür. Her ikisi de şu anda olma­dıklarına göre onları yasaklamak sabrın emredilen gereklerinden­dir. Tekidi artırmak içindir. Tesellinin şanına kâmil bir tarzda ihtimal vermenin izharıdır. Aksi takdirde Allah'a bütünüyle yönel­miş ve Allah'tan başka her şeyden el-etek çekmiş bir kimsenin kalbinde böyle bir şey hutur edemez. Bu iki yasaktan maksat, te­sellinin katıksız olanıdır. Yoksa burada yasağın hakikati kastedi­liyor değildir. 128 Muhakkak ki Allah sakınanlarla ve,.,» Bu Ayetin Tefsiri Allah'ın sakınanlarla beraber olması, onlan daimi bir şekilde desteklemesi, korumasıdır. Öyle bir destek ki, ona sahip olan bi kimseyi üzüntü, hüzün ve göğüs darlığı şeklinde herhangi bir şey hedefinden saptıramaz. Takva» ile onun en yüce mertebesi kastedilmektedir. Yani takva, iç alemini Allah'tan başka her şeyden temizlemek ve bü­tünüyle Allah'a yönelmek demektir. Çünkü Allah'ın daimi deste­ğine, ancak böyle olan bir kimse sahip olabilir. Nitekim bir ayet­te İyi bilin ki Allah'ın dostlarına ne bir korku ne de bir hüzün vardır» buyurulmuştur. Yani Allah Teâlâ, tamamen kendisine yönelen ve kendilerini Allah'tan başkasıyla meşgul eden şeylerden temizleyen, kalplerin­de matlub ve mahzurdan hiçbir şeyin kalmadığı kimselerin velisi, dostu ve yardımcısıdır. Takarrüb bununla meydana gelir. Aksi takdirde sadece günahlardan sakınmak, fertlerinde ruhsat verilen azimetlerin hiçbir şeyirîe medar olmaz. Acaba kendisine işaret edi­len sabır üe onu takip eden iki sıfata nasıl medar olabilir? Onun medarı sadece zikredilen mânâdır. Adeta şöyle denilmiştir Allah sabredenlerle beraberdir». Bu ibare yerine ayette yer alan ibarenin getirilmesi sabra daha fazla teşvik içindir. Nitekim Allah muhsinlerle beraberdir» cüm­lesindeki muhsinler»in ihsanı, o ihsan hakkında koşuşanların yarıştığı bir ihsandır. Başka bir ayette de; Sabret, muhakkak ki Allah muhsinlerin ecrini zayi etmez» buyurulmuştur. Allah Teâlâ böylece, sabır ve takvanın her birisinin ihsan ka­bilinden olduğu hususuna dikkat çekmiş olmaktadır. Nitekim baş­ka bir ayet bunun delilidir Hiç kuşkusuz, kim sakınır ve sabre­derse, Allah muhsinlerin ecrini zayi etmez». İhsanın hakikati, amelleri uygun tarzda icra etmektedir. Hz. Peygamber'den gelen bir hadiste, ihsan Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek şeklinde tarif edilmiştir. Eğer sen Allah'ı görmüyor­san da o seni görmektedir. îbn Cerir, Îbn'ul-Münzir ve îbn Ebi Hatim, Hasan Basri'den şöyle rivayet etmişlerdir Allah'ın kendilerine haram kıldığı hu­suslarda sakınanlar ve kendilerine farz kıldıklarında ihsan edenler var ya, işte Allah onlarla beraberdir». Bazı müfessirlerin sözlerinden bu cümlenin, Cezayı misliyle uygula» emrinin sebebi olduğu ihsas ettirilmektedir. Nitekim aye­tin anlamının şöyle olduğunu söylemişlerdir Allah, yardım, rah­met ve fazlıyla, kendi ikabından korkan, Allah'ın mahlûkuna ceza tatbik etmede aşın gittikten sonra onlara şefkatle davranan kim­selerle beraberdir». Bu; ihsanin kötülüğü terketmek şeklinde yo­rumlamaktır. Bu ayet müslümanlara İslâmî davette edebin güzelliğini talim etmekte, saldırganlığı terketmeyi öğretmektedir. Muttaki ve muh-sinlere müjde vermekle beraber, sıkıntılı hallerde bile sabrı em­retmektedir. Said b. Mensur, İbn Cerir ve bazı müfessirlerin Herem b. Hay-yan'dan naklettiklerine göre, bu zat ölüm sekeratmda iken, kendi­sine vasiyette bulunmasını söylediler. O da, Vasiyet malda olur. Benim ise malım yok ki vasiyette bulunayım. Size Nahl Suresi'nin son ayetlerini vasiyet ederim» diye buyurdu. [105] — NÂHL SURESÎ'NİN SONU — KURAN’I KERİM TEFSİRİ ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR Nahl Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması 1- Allah’ın emri geldi. Buradaki kelimesi un tekili, yani Allah’ın ilâhlığı gereğince işler mânâsına “emr” olması muhtemel olduğu gibi, in tekili, yani Allah’ın nefsi gereği, hüküm ve fermanı mânâsına “emr” olması da muhtemeldir. Ve ikisiyle de tefsir edilmiştir. Birinci durumda maksat, kâfirlere vaad edilmiş olan azab veya kıyamettir. Fakat bu şekilde geldi demenin, gelmek üzeredir, gelmektedir, geliyor mânâsına mecaz olması gerekir. “Onu acele istemeyin!” buyurulması da buna ipucu olur. Çünkü gelmiş olsaydı emri gerçekleşirdi. Meydana gelmiş bir şeyi acele istemek de imkansız olurdu. İkinci durumda ise, onun meydana gelmesini gerektiren Allah’ın hükmü geldi demek olacağından gerçek mânâsı üzeredir. Ancak zamirinde bir istihdam gözetmek gerekir. Ve bu şekilde iki mânânın ikisi de göz önünde bulundurulmuş olur. Yani Allah’ın emri ve fermanı geldi, şimdi onun acele gelmesini istemeyiniz. O emrin kapsamını ivmeyiniz, acele etmeyiniz, olacaklar olacak, müşrikler kahrolacak. Yüce Allah onların şirk koşmalarından münezzeh ve yücedir. Bundan dolayı Allah katında şefaatçilerimiz olur diye tapıp Allah’a ortak koştukları şeylerin hiçbirisinin onları Allah’ın emrinden kurtarmasına imkan yoktur. Allah’ın emri geldiğini kim biliyormuş mu diyecekler? O yüksek ve mukaddes Allah Meâl-i Şerifi 2- Kendi emrinden ruh vahiy ile melekleri, kullarından dilediği peygamberlere indirip şu gerçeği insanlara bildirin, buyuruyor Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ancak benden korkun. 2- Kullarından dilediğine emrinden ruh vahiy ile meleklerini indirir, elçiler gönderir. “Kendi emrinden ruh vahiy indiriyor” Mümin, 40/15 âyetinde olduğu gibi burada da “ruh ile” ifadesinden maksat, vahiydir. Çünkü vahiy, ruhî bir iştir. Ruh da Allah’ın emirlerinden bir emir, başka bir ifade ile Allah’a ait işlerden bir iş olduğundan dolayı vahiy, özel bir ruh demektir. Ve böylece bu âyet, vahyin bir tarifini kapsamaktadır. Yani vahiy, Allah’ın emirlerinden ruhsal bir şeydir ki, Allah Teâlâ onu kendi yanından melekleri ile kullarından dilediği kimseye indirir, emrini haber verir, bildirir. İşte kulu ve elçisi Muhammed Mustafa ya da diledi ve o ruhu vahyi indirdi. Şöyle ki uyarınız, yani inkâr etmenin sonunun tehlikeli olduğunu anlatarak insanlara bildiriniz şu şanlı gerçeği ki benden başka ilâh yoktur. Öyle ise benden korkunuz, ortak koşmaktan ve isyan etmekten sakınınız. Demek ki bütün vahiyler kısaca bu iki esasta özetlenebilir. Birisi tevhid ki, ilmî kuvvetin olgunluğunun son noktasıdır. Birisi de takva Allah korkusu ki amelî kuvvetin son olgunluk noktasıdır. Ve demek ki Peygamberlik çalışılarak elde edilen bir şey değil, Allah vergisidir. Böylece işitmeye dayalı delili tesbit ettikten sonra, akla hitap ederek de bilgiyi pekiştirmek için buyuruluyor ki Meâl-i Şerifi 3- Allah gökleri ve yeri hikmeti ile yarattı. O, kâfirlerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir. 4- O, insanı bir meniden spermadan yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı apaçık bir düşmandır. 5- Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Ve siz onlardan bir kısmını da yersiniz. 6- O hayvanları, akşam vakti getirirken ve sabahleyin salarken, onlarda sizin için bir güzellik ve zevk vardır. 7- Bu hayvanlar, ancak güçlükle varabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşır. Rabbiniz, şüphesiz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. 8- Hem kendilerine binesiniz, hem de zinet olsun diye atları, katırları, ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak. 9- Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Onun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. 3- Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hepsinin bir hak ve gerçeği vardır ki onu geçemez ve hiçbiri haksızlıkla tutunamaz, hepsinin hakkı yaratılmışlıktır. Her şeyin yaratıcısı olan Allah’lık, hiçbirinin haddi değildir. Bunları böyle yaratan yaratıcı ortak koştukları şeylerden yüce ve çok yüksektir. 4- O, insanı bir meniden yarattı. Düşünmeli ki bir nutfe, bir sperma damlası ne kadar değersiz bir sıvı, ne güçsüz ve zayıf bir şeydir? Ve ondan bir insan yaratmak ne büyük bir kudrettir. Maddesine bakınca böyle bir damla sümükten oluşan insan, yalnız yüce Allah’ın kudretiyle, Allah’ın ona üfürdüğü ruh ile duyu ve irade, konuşma ve fikirlerini açıklamaya sahip kuvvetli bir insan kılığına girer de bir de ne bakarsın o, bir damla spermadan yaratılan mahluk apaçık bir mücadeleci kesilir. Kendini savunma yolunda çok konuşan bir tartışmacı ve mücadeleci haline gelir. Veya aslını unutur da yaratıcısına karşı bile açık bir düşman olur. Ona karşı ortak koşmaya, mantık ve felsefeden bahsetmeye kalkışır. Ve bundan dolayı bütün bu âlemde haksızlık yalnız insanlarda bulunur. Ve onun içindir ki, uyarı emri de insanlara yönelir. 5- “En’amı” En’âm Sûresi’nde etraflıca anlatıldığı üzere erkeği ve dişisi ile koyun, keçi, sığır, deve sekiz çifte ulaşan ve kendisine en’âm denilen davar, Allah onu da yarattı. Dili olmayan ve derdini anlatmaktan âciz bulunan o yarattıkları da yarattı, fakat boşuna değil sizin onlarda korunma vasıtalarınız ve pek çok faydalarınız vardır. Onlardan yersiniz de. Yani hepsini değil, helal ve temiz olan parçalar ve kısımlarını ve onların vücutlarından veya hizmetlerinden meydana gelen ürünleri yer ve yaşarsınız. 6- Ve akşam-sabah getirdiğiniz ve saldığınız sırada sizin onlarda bir güzelliğiniz de vardır. Karınları tok, memeleri dolu olarak otlaktan dönüşleri ve yavruları ile karşılaşıp meleşmeleri ve yayılmaya giderken koşuşup oynaşmaları ne hoş, ne zevklidir. Malın gelişinde sahiplerinin zevki, gidişinden daha fazla olduğu için “akşamleyin getirdiğinizde” kısmı öne alınmıştır. 7- Ve sizin yüklerinizi de taşırlar. O, davarlardan develer, öküzler, mandalar kendinizin ve eşyanızın ağırlıklarına hammallık da ederler, götürürler. Öyle uzak bir memlekete götürürler ki, yalnız kendinize kalsa siz ona varamazdınız ancak can zahmeti ile varabilirdiniz. Yani varanlarınız olsa bile zorluktan güç ve kuvveti kesilmiş, yarı ölü halinde varırdınız. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli ve çok merhametlidir ki, size bu nimetleri ihsan etmiştir. Şu halde sizin de onları şefkat ve merhametle kullanmanız gerekir. 8-Bunlardan başka, atları, katırları ve eşekleri de binmeniz ve süs olsun diye yarattı, dolayısıyla bunları yememelisiniz ve şimdi bilemeyeceğiniz daha ne acaib şeyleri yaratacaktır. Gerçekten bizden önceki insanların görmediği, bilemediği şeylerden biz, trenler, otomobiller, uçaklar gibi türlü binitler gördük. Kim bilir bundan sonra da Allah Teâlâ bizim bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz daha neler yaratmış ve yaratacaktır. Şüphe yok ki, bütün bu binitlerden faydalanmak için yol da gerekir. İşte Allah Teâlâ onların hepsinin yaratıcısı olduğu için doğru hedefe götürecek olan doğru yol da Allah’a aittir. Doğru yolu, hak şeriatı bildirecek olan ve onun doğruluğunu üzerine alan da Allah’tır. Bununla beraber o yoldan sapan da vardır. Yolun eğrisi ve doğru yoldan sapan yolcular da vardır. Demek ki Allah, onların bizzat hidayetlerini dilememiştir. Çünkü dilemiş olsaydı hepinizi gerçekten hidayete erdirirdi. Doğru yolu, hak dini yalnız açıklamakla yetinmezdi, bütün insanlara ona girmeyi de nasib ederdi. Meâl-i Şerifi 10-10- Sizin için gökten su indiren O’dur. İçecek su ondandır; hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir. 11- Allah, sizin için, o su ile ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her çeşit meyveleri bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir topluluk için büyük bir ibret vardır. Meâl-i Şerifi 12-12- Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır. Meâl-i Şerifi 13-13- Yeryüzünde sizin için yarattığı değişik renklerdeki şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Elbette bunda öğüt alan kimseler için bir ibret vardır. Meâl-i Şerifi 14-14- Yine denizden taze et balık yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye, denizi emrinize veren Allah’tır. Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun. Lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için Allah böyle yapmıştır. Meâl-i Şerifi 15-15- Allah, yeryüzü sizi sarsmasın diye oraya sabit dağlar yerleştirdi. Yolunuzu bulmanız için de nehirler ve yollar yarattı. 16- Daha birçok âlametler yarattı. İnsanlar geceleyin de Allah’ın yarattığı yıldızlarla yönlerini bulurlar. Meâl-i Şerifi 16-15- Allah, yeryüzü sizi sarsmasın diye oraya sabit dağlar yerleştirdi. Yolunuzu bulmanız için de nehirler ve yollar yarattı. 16- Daha birçok âlametler yarattı. İnsanlar geceleyin de Allah’ın yarattığı yıldızlarla yönlerini bulurlar. Meâl-i Şerifi 17-23-17- Hiç yaratan Allah, yaratmayan putlar gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz? 18- Halbuki Allah’ın nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 19- Allah, gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir. 20- Kâfirlerin Allah’tan başka yalvardıkları putlar ise, hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar, kendileri yaratılmışlardır. 21- O putlar, hep ölüdürler, diri değildirler ve insanların öldükten sonra ne zaman dirileceklerini de bilmezler. 22- İlâhınız bir tek ilâhtır. Bununla beraber ahirete inanmayanların kalbleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir. 23- Şüphesiz ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Doğrusu Allah, kendilerini büyük görüp hakkı kabul etmeyenleri sevmez. Meâl-i Şerifi 24-26- 24- Onlara “Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman “Öncekilerin efsanelerini” dediler. 25- Bunu söylemelerinin sebebi şu Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür! 26- Onlardan öncekiler de tuzak kurdular. Fakat Allah onların binalarını temelinden sarstı, çatı tepelerinden üzerlerine çöktü ve azap onlara farkedemedikleri bir yönden geldi. Meâl-i Şerifi 27-29- 27- Sonra kıyamet günü Allah, O kâfirleri rezil rüsvay edecek ve diyecek ki “Hani uğrunda müminlere karşı düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?” Kendilerine ilim verilmiş olanlar “Şüphesiz bugünün rezilliği ve kötülüğü kâfirleredir.” diyeceklerdir. 28- O kâfirler, kendilerine zulmetmiş kimseler olarak, meleklerin, canlarını aldıkları kimselerdir. O vakit onlar şöyle diyerek teslim olurlar “Biz, bir kötülükten dolayı yapmıyorduk.” Onlara “Hayır, Allah sizin ne maksatla yaptığınızı elbette çok iyi bilendir.” 29- “O halde içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin” denir. Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür! Meâl-i Şerifi 30- Kötülüklerden sakınanlara “Rabbiniz ne indirdi?” denilince “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada güzel amel işleyenlere güzel bir mükafat var. Elbette ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Allah’tan korkanların yurdu ne güzeldir! 31- O girecekleri yer, Adn cennetleridir ki, altından ırmaklar akar. Orada Allah’tan korkanlara diledikleri nimetler vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle mükafatlandırır. 32- Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat halde alırlar. “Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennet’e…” derler. 30-31-32- âyeti, yukarıdaki âyeti üzerine atfedilmiştir. Fakat o kâfirler Meâl-i Şerifi 33-34-35- 33- Ancak kendilerine, ruhlarını alacak meleklerin gelmesini veya Rabbinin azab emrinin kıyametin gelip çatmasını bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. 34- Bunun için, sonunda yaptıklarının cezası başlarına felaket oldu ve alay edip durdukları o azap, kendilerini kuşattı. 35- Allah’a ortak koşanlar dediler ki “Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık” Kendilerinden öncekiler de böyle yaptılar. Buna karşı peygamberlerin vazifesi, ancak açık-seçik bir tebliğden, ibarettir. Meâl-i Şerifi 36-39- 36- Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diye bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yer yüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün? 37- Ey Muhammed! Sen o kâfirlerin hidayete ermelerini ne kadar istesen de Allah, saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur. 38- Kâfirler, “Allah ölen kimseyi diriltmez.” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, bu ölüleri diriltmek, Allah’ın kendisine karşı bir vaadidir. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler. 39- Allah ölüleri diriltecek ki, o kâfirlerin, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıkça göstersin ve bunu inkâr edenler kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler. Meâl-i Şerifi 40- Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. 41- Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür. 42- O Muhacirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. 40-41-42- Bu sûre Mekke’de indiğine göre bu âyetin iniş sebebinin, Habeşistan’a hicret eden ilk Muhacirler olması gerekir. Meâl-i Şerifi 43- Ey Peygamber! Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız Tevrat ve İncil âlimlerine sorun. 44- Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler. 45- Sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçiremeyeceğinden, yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular? 46- Yahut rızık için dolaşıp dururlarken Allah’ın azabının kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, azabı engelleyici de değillerdir. 47- Yahut ta kendilerini azar azar yakalayıp helak etmesinden emin mi oldular? Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. 43-47- Yusuf, 12/109 âyetinin tefsirine bkz. Kanıtlar, açık mucizeler ve kitaplarla gönderdik. Bu “ba” önceki âyetteki fiiline müteallık bağlıtır. Şüphesiz ki Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir. Çünkü o kudretiyle beraber günahlara karşı azab ve cezayı acele vermiyor. Meâl-i Şerifi 48- Onlar, Allah’ın yarattığı birtakım şeyleri görmediler mi ki? Gölgeleri Allah’ın kudretine boyun eğip secde ederek, sağa sola döner, dolaşır. 49- Göklerde ve yer yüzünde bulunan canlılar ve bütün melekler, kibirlenmeden Allah’a secde ederler. 50- Kendilerine hakim olan Rabblerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yaparlar. 48- Görmediler mi? Bir baksalar! Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye, yani herhangi bir şeye bakıp bir düşünseler, görürler ki gölgeleri boyun eğerek büyüklük taslamadan Allah’a secde ederek sağ ve sola düşüyor. Yani etrafından, yahut doğudan batıya doğru döner eğilir. Burada secdeden maksat, isteğe bağlı hareketle sınırlı olmayan kayıtsız boyun eğmektir. Yani gölgesi bulunan şeylerin gölgeleri bile sahiplerinin hükmüne ve iradesine değil, Allah’ın emrine mahkum olmuşlar ve boyun eğmişlerdir. Sahibi ne kadar uğraşırsa uğraşsın gölge yüce Allah’ın emir ve takdiri ile ışığın geliş noktasının istikametinde düşer ve onun dönüşlerini takip eder. Aynı zamanda gölge, ışığın eseri de değildir, cisimler ile ışık arasında öyle bir ilişkiye, bir kanuna mahkumdur ki, işte o kanun Allah’ın bir emridir. Ve bundan dolayı eşyanın gölgelerinde bile hakimiyet ve tasarruf Allah’ındır. Onlar, yerde sürünürlerken sahiplerine değil, Allah’a secde eder ve Yüce Allah’ın birliğini ilan ederler. 49- İster göklerde ve ister yeryüzünde deprenen canlıların hepsi, göklerde ve yeryüzünde vücud hareketleri ile hareket eden bütün varlıklar ve bütün melekler ancak Allah’a secde ederler. İsteyerek olsun, istekleri dışında olsun, sadece Allah’a boyun eğerler. Ve bunlar büyüklük taslamazlar Allah’a secde, ve ibadet etmekten kibirlenmezler. 50- Üzerlerine hakim olan Rabblerinden korkarlar. Ve kendilerine emredilen her şeyi yaparlar. Gerek ibadet ve gerekse kâinatın düzeni ile ilgili olarak emredilen vazifelerini yaparlar. Demek ki melekler de mükelleftirler ve korku ile ümit arasında idare olunmaktadırlar. Bununla beraber itaat hususunda insanlar gibi değildirler. Çünkü yerde deprenenler içinde bulunan insanlar, yapmak mecburiyetinde oldukları fiilleri yönünden Allah’ın emirlerine boyun eğmemeyi yapamaz, Allah’ın emrine ister istemez teslim olurlarsa da irade ve isteklerine bağlı olan hususlarda Allah’tan korkmayan, Allah’a secde ve ibadetten kibirlenen azgınlar da vardır. Meâl-i Şerifi 51-55- 51- Allah, buyurmuştur ki İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilâhdır. Onun için yalnız benden korkun. 52- Göklerde ve yerde olan her şey yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, siz Allah’tan başkasından mı korkarsınız? 53- Sizdeki her nimet Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. 54- Sonra Allah bu sıkıntıyı sizden kaldırdığı zaman, bir de bakarsınız ki, içinizden bir topluluk, hemen Rablerine ortak koşarlar. 55- Bunu kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi eğlenin bakalım! Fakat yakında bileceksiniz. yani fazlası şöyle dursun, iki ilâh bile edinmeyin. Meâl-i Şerifi 56- Bir de müşrikler kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden tutuyorlar mahiyetini bilmedikleri şeylere putlara pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, siz bu yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz. 57- Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar. O, bundan münezzehtir. Kendilerine ise erkek çocukları isnad ederler. 58- Halbuki onlardan birine, kız doğum haberi müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir. 59- Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir. Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak saklayacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Dikkat edin verdikleri hüküm ne kötüdür! 60- Ahirete iman etmeyenler için kötü sıfatlar var. En yüce sıfatlar ise, Allah’ındır. O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. 56-59- En’âm, 6/136. âyetin tefsirine bkz. Hüza’a ve Kinâne kabileleri meleklere Allah’ın kızları diyorlardı. Halbuki kendileri kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Zuhruf, 43/19 âyetine bkz. 60- Ahirete inanmayanlar için öyle kötü mesel. Yani kötülükte örnek olan çirkin sıfatları vardır. Ki çocuklara muhtaç olmakla beraber, çocuklarını öldürmek gibi. Allah’ın hakkı ise en yüce sıfatlardır. Yani yücelikte örnek olan en yüksek sıfattır ki zatının vacib olması, mutlak surette zengin olması, geniş rahmeti ve yaratıkların vasıflarından beri olması gibi. Onun için yüce Allah, onların yaptıkları vasıflandırmalardan çok yüce, çok beri ve uzaktır. O’na ne kız isnad edilir, ne de oğul ve o yegane Aziz, tam kuveti ile eşsiz ve özellikle onları her an sorumlu tutmaya gücü yeter, yegane Hakîmdir. Yaptığını tam bir hikmetle yapar. Nitekim Meâl-i Şerifi 61- Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri ecelleri geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. 61-Allah böyle her şeyden üstün ve hikmet sahibi iken ve O’nun hakkı en yüce ve en güzel vasıflarla vasıflanmak iken Meâl-i Şerifi 62- Müşrikler, kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri, Allah’a isnad ediyorlar. Dilleri, en güzel şeylerin kendilerine ait olduğunu yalan yere durmadan söyler. Hiç şüphesiz onlar için, sadece ateş vardır. Oraya en önde gidip kalacaklardır. 63- Allah’a yemin olsun ki, biz senden önce bir çok ümmetlere peygamberler gönderdik. Ne var ki şeytan, onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. Bugün de o şeytan, kâfirlerin dostudur. Onlar için acı bir azab vardır. 62-63- Bir de tutarlar kendilerinin hoşlanmayacakları şeyleri Allah’a isnad ederler. Çünkü kız çocuklarından hoşlanmazlar. Allah’ın kızları var derler; kendileri başkanlıkta ortaklıktan hoşlanmazlar, Allah’a ortak koşarlar; kendileri elçilerine saygı gösterilmesini isterler, Allah’ın peygamberlerini küçümserler. Putlarına kıymetli mallarını sunarlar, beğenmedikleri değersiz mallarını Allah için vermeğe kalkışırlar… Meâl-i Şerifi 64-64- Ey Resulüm! Biz, sana bu kitabı Kur’ânı sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik. Meâl-i Şerifi 65- Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verdi. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir millet için büyük bir ibret vardır. 65- Kulağı bulunan, dinleyecek olanlar, burada ölümden sonra dirilmeye sebep olan gökten suyun yağmurun indirilmesi hatırlatılırken buyurulması dikkate değer. Halbuki suyun inmesine uygun olan dinlemek değil, görmek veya düşünmek görünür. Şu halde bunda önemli bir nükte vardır ki, o da zikredilen suyun, Kur’ân’ı temsil ettiğine işarettir. Çünkü Ra’d Sûresi’nde 13/17 âyetinde de bunun bir benzeri geçmişti. Meâl-i Şerifi 66- Gerçekten süt veren hayvanlarda da size bir ibret vardır. Size işkembelerindeki yem artıklarıyla kandan meydana gelen, içenlere içimi kolay halis bir süt içirmekteyiz. 67- Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvalarından da hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır. 66- Bir sarhoş edici, bir de güzel rızık alırsınız. Bu âyet, sarhoş edici şeylerle ilgili olarak ilk inen âyettir. Bununla içki henüz haram edilmiş olmamakla beraber görülüyor ki, güzel rızka karşılık zikr edilmiş ve dolaylı yoldan güzel bir şey olmadığı anlatılmıştır. Öncesine de dikkat edilince anlaşılır ki, güzel rızık ile sarhoş edici şeyin karşılığı süt ile işkembe ve kanın karşılığının benzeridir. Bu ise dinin yasak ettiği şeyin haram olduğuna işarettir. Dolayısıyla burada güzel rızıktan maksat, pekmez ve ondan yapılan şeyler gibi tatlılardır. Meâl-i Şerifi 68- Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. 69- Sonra meyvaların hepsinden ye de, Rabbinin sana kolay kıldığı yollara gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, büyük bir ibret vardır. 67- Bir sarhoş edici, bir de güzel rızık alırsınız. Bu âyet, sarhoş edici şeylerle ilgili olarak ilk inen âyettir. Bununla içki henüz haram edilmiş olmamakla beraber görülüyor ki, güzel rızka karşılık zikr edilmiş ve dolaylı yoldan güzel bir şey olmadığı anlatılmıştır. Öncesine de dikkat edilince anlaşılır ki, güzel rızık ile sarhoş edici şeyin karşılığı süt ile işkembe ve kanın karşılığının benzeridir. Bu ise dinin yasak ettiği şeyin haram olduğuna işarettir. Dolayısıyla burada güzel rızıktan maksat, pekmez ve ondan yapılan şeyler gibi tatlılardır. Meâl-i Şerifi 68-Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. 69- Sonra meyvaların hepsinden ye de, Rabbinin sana kolay kıldığı yollara gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, büyük bir ibret vardır. 68-69- “Rabbin bal arısına vahyetti.” Buradaki vahyi, tefsirciler ilham şeklindeki vahy diye tefsir etmişlerdir. Çünkü bundan maksatın, peygamberlik vahyi olmadığı apaçıktır. İlham bir mânâyı kalbe atmaktır. Fakat ilham, ilim ve amel açısından bir gereklilik ve mecburiyet ifade etmez. Halbuki bal arısında şu anlatılan mânâlar, amel ile ilgili zarureti zorunluluğu anlatan özel bir fıtrattır. Denebilir ki, arının sanatı bir peygamberlik vahyi olmamakla beraber, zorunlu bir hüküm ifade etmesinden dolayı ona benzer. Ve vahiy denilen manevî işin kuvvet ve isabetini düşünebilmek açısından ilhamdan daha kuvvetli bir örnektir. Yani yüce Allah tarafından arıya bal yapmak ruh ve sanatı şaşmaz bir gereklilik ve isabetle verildiği gibi, peygamberlere gelen vahiy de zorunlu ve ledünnî Allah’ın ihsanı olan bilgidir. Ve buna işaret edilerek “senin Rabbin” buyurulmuştur. Bundan dolayı arıya vahyin mânâsı ona, o ruh ve fıtratı vermek ve açık bir vasıta olmaksızın gizli bir şekilde terbiye ederek ona, o duygu ve sanatı kesin bir mükemmellikle öğretip belletmek demektir. Meâl-i Şerifi 70-74- 70- Allah, sizi yarattı, sonra da sizi öldürecektir. İçinizden kimi de, biraz bilgiden sonra eşyayı önceki bildiği gibi bilmesin diye, ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve büyük kudret sahibidir. 71- Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? 72- Allah, size kendi cinsinizden eşler, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar yarattı. Sizi helal ve güzel gıdalarla rızıklandırdı. Onlar, hâlâ batıla mı inanıyorlar? ve Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? 73- Müşrikler, Allah’ı bırakıp, göklerden ve yerden kendileri için hiçbir rızka sahip olmayan ve sahip olmaya da güçleri yetmeyen şeylere taparlar. 74- Artık Allah’a ortaklar koşmayın. Çünkü Allah, eşi bulunmadığını bilir, siz bilmezsiniz. Meâl-i Şerifi 75- Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, kendisine güzel bir rızık verilen ve o rızıkdan gizli ve açık olarak harcayan hür bir insanı misal verdi. Hiç bunlar eşit olur mu? Bütün hamd Allah’a mahsustur. Doğrusu insanların çoğu bilmezler. 76- Allah şu iki adamı da misal verdi Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez; efendisine bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam eşit olur mu? 75- Burada buyurulmayıp da çoğul kipi zikredilmesi yalnız iki kişi değil, iki grup arasında karşılaştırma kasdedildiğine işarettir. Yani hürriyetine sahip olmayıp başkasının mülkü olan âciz köleler grubu ile hürler grubu ve özellikle güzel rızık ile rızıklandırılmış olup da onu muhtaç olanlara harcayan hür kimselerin grubu eşit olur mu? Elbette eşit olmazlar, değil mi? İşte Allah’tan başkasına tapanlar, başkasının malı olan köle gibi hürriyetini verip bir yaratığa kul olmuş köleler gibidirler. Allah’tan başka ilâh tanımayan, Allah’ın birliğine inanan müslümanlar da hürler demektir. “Gerçekten “ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz” Fatiha, 1/5 diyebilmekten daha büyük hürriyet düşünülemez. Bundan dolayı Allah’ı inkâr, ortak koşma, batıl dinler hep birer esirlik bağıdır. Hak din ve Allah’ın birliğine inanmak insan için bir hürriyet, bir servettir. Düşünmeli ki, o hürriyet nimeti ne büyük nimettir ve onu veren kimdir? Bütün hamd Allah’a mahsustur. Hürriyet, O’nun nimeti olduğu gibi, her nimet de O’nundur. Hürriyetin değerini bilmeli, din ve imanın kadrini anlamalı da yalnız Allah’a kulluk ederek hamd etmelidir. Fakat onların çoğu bilmezler. Bilmezler ve Allah’ı inkâr ve nankörlükte bulunurlar. Hürriyet davası ile şeytana esir olurlar. 76-Gelelim İkinci Misale Allah şunu da misal olarak vermiştir. İki adam, bu ikisinden birisi dilsiz, söz söyleyemez hiçbir şey beceremez. Ve o efendisine de bir yükdür. Yani o miskin, aynı zamanda efendiye muhtaç bir köledir. Fakat o efendisine de bir yüktür. Boşuna yer içer nereye gönderirse hiç bir hayır getirmez. İşte kâfirlerin örneği budur. Doğru söylemez, hakka karşı dilsizdir, efendisi olan yüce Allah’a muhtaçtır, fakat O’nun emirlerini yerine getirmez, yer içer faydalı bir işe yaramaz. Şimdi bir düşünülsün. O dilsiz ve efendisine yük olan kişi bir de doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse hiç eşit olur mu? Elbette olmaz. İşte kamil olgun müminin misali budur. Kendisi doğru yolda gider, hak din ile dindar, ilmi ile amel ederek doğruyu söyler, adalet ve doğruluğu emreder, iyiliği emreder ve bu şekilde söz ve yetki sahibi olur. Ve böyle yaparken kendisi adalet ve doğruluktan ayrılmaz. Mâide, 5/8. âyetin tefsirine bkz. Şüphe yok ki, böyle adalet emreden insanlar içinde, adaleti gerçekleştirmekle görevlendirilmiş olanlar da doğruluktan sapacak olsalar bile kolaylıkla bunu yapamazlar. Onun içindir ki, Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde, “Siz nasıl iseniz, ona göre üzerinize amir tayin edilir” Zamanımızda yaşayan müslümanların perişan olmalarının sebepleri de bu noktadan ve bu misaldan çıkarılabilir. Meâl-i Şerifi 77- Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a aittir. Kıyametin kopuşu yalnız bir göz kırpması veya daha az bir zamandan başkası değildir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. 78- Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye size işitme duygusu, gözler ve gönüller verdi. 79- Göğün boşluğunda Allah’ın emrine boyun eğdirilerek uçuşan kuşlara bakmadılar mı? Şüphesiz bunda inanan bir toplum için âyetler ibretler vardır. 77-79- “Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz.” Bu âyet ilim teorisinde tecrübe ve alıştırmanın etkili olduğunu savunan ekolü destekler gibi görünüyor. Meâl-i Şerifi 80-83- 80- Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek yolculuğunuzda ve gerekse konaklama zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız hafif evler çadırlar ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar giyinecek, kuşanacak, serilecek ve döşenecek bir eşya ve ticaret malı yaptı. 81- Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler zırhlar yarattı. İşte böylece Allah müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır. 82- Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, ey Muhammed! Artık sana düşen sadece açık bir şekilde tebliğden ibarettir. 83- Hem Allah’ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir. Meâl-i Şerifi 84-89- 84- Her ümmetten bir şahid getireceğimiz gün, artık kâfirlere ne izin verilecek, ne de onlardan özür dilemeleri istenecektir. 85- O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara süre verilir. 86- Ve o Allah’a ortak koşanlar, ortak koştuklarını putları gördükleri zaman “Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır” diyecekler. Koştukları ortaklar da onlara; “Siz mutlaka yalancılarsınız” diye söz atarlar. 87- O gün Allah’a teslim bayrağını çekerler, bütün o uydurdukları şeyler kendilerini bırakıp kaybolup gitmişlerdir. 88- İnkâr eden ve insanları Allah yolundan çevirenler, diğer kimseleri de bozdukları için onlara azab üstüne azab artırdık. 89- Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi üzerlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik. Meâl-i Şerifi 90- Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir. 90- Şüphesiz ki Allah adaleti iyiliği ve özellikle akrabalara yardım etmeyi emreder ve hayasızlıktan fenalıktan ve azgınlaktan nehyeder. ADİL Her şeyi layık olduğu yere yerleştirmek, hakkı yerine koymaktır ki, azgınlığın, başka bir ifade ile haksızlık ve zulmün zıddıdır. Adalet, insaf ve haklılık ve doğruluk mânâlarını kapsayan bir denkleştirmedir ki, terazinin dili gibi aşırılık ve ihmalkarlık arasında bir birleştirme noktası ve istikamet olarak iki tarafında denklik denilen bir denkleşme mânâsına gelir. Ve bundan dolayı adalete ve adalet düsturlarına mizan da denilir. Çünkü “Ve onlarla beraber Kitabı ve adalet ölçüsünü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler” Hadid, 57/25 buyurulmuştur. Yani adalet, kâinatın nizamıdır. Amel ve ibadette vacib gibi sayılan ahlâkî bir fazilettir. Şüphe yok ki her hakkın başı yüce Allah’ın hakkı olan ilâhlık haklarıdır. İlâhlık haklarının birincisi ise Allah’ın birliğine inanmaktır. Çünkü ortak ve benzeri bulunanın son derece saygı ve yüceliğe hakkı olamaz. Bundan dolayı adaletin başı Allah’ın birliğine inanmaktır. Çünkü bu âyetin tefsirinde İbnü Abbas’dan “Adalet, Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmektir; adalet, ortak ve benzerleri ortadan kaldırmaktır; adalet, Allah’ın birliğine inanmaktır.” diye rivayetler yapılmıştır. “İHSAN” kelimesi de lugatta iki şekilde kullanılır. Birisi dur ki, bir şeyi güzel yapmak demektir. Birisi de dir ki, ona iyilik etti demektir. Türkçede ihsan bu ikinci mânâda meşhurdur. Âyette ise iki mânâya da gelmesi muhtemeldir. Ve her ikisi ile de tefsir, rivayet olmuştur. Birincisi yaptığını güzel yapmak demek olur. Bu mânâ ile ihsan, peygamberimizin hadisinde “Sanki görüyorsun gibi Allah’a ibadet etmen” diye tefsir olunmuştur. Yani bu şekilde ihsan, “görevi en güzel şekilde yapmak” demektir. Yine bu mânâdan olarak Peygamber buyurmuştur ki “Allah Teâlâ her şey üzerine ihsanı güzel bir şekilde muamele yapmayı yazdı. Bundan dolayı öldürme ve kesmeyi bile güzel şekilde yapınız. Her biriniz bıçağını iyi bilesin ve boğazlayacağı hayvanı rahat ettirsin” demektir. İkincisi insanlara iyilik yapmak demek olur. Bu mânâ ile ihsan da “kendin için sevdiğini kardeşin için de sevmen” hadis-i şerifi ile tefsir edilmiştir. Akrabalara muhtaç oldukları hususlarda bahşiş vermek ve iyilik yapmak ile yakınlarla ilişki sürdürmek ve ikramda bulunmaktır. Bu aslında ihsan içinde bulunuyorsa da şanına verilen önemden dolayı özellikle zikredilmiştir. Peygamber rivayet edilmiştir ki, şöyle buyurmuştur “Sevabı en çabuk olan taat yakın akrabaları gözetmektir” yani yakınlara iyilikte bulunmak suretiyle ilişkileri kuvvetlendirmektir. FAHŞÂ Çirkinlikler, zina gibi şehvetlere uymada ifrat aşırılık ile ilgili olan günahlardır ki, Türkçede edepsizlikler diye ifade edilir ve bunlar, insanların en çirkin durumlarıdır. MÜNKER Ne şeriatte, ne âdette tanınandır. Çünkü şeriat ve âdette uygun görülmeyen fiiller hoş görülmez. Öfkeyi tahrik eder, red edilir ve hoş karşılanmaz. Yani hakkı olmayan şeyi istemek, başkasının haklarına tecavüz etmektir ki, adaletin zıddı, yani zulümdür. Sahabe büyüklerinden biri olan Osman b. Maz’un-ı Cumahî rivayet edilmiştir ki “Ben başlangıçta yalnız Muhammed den utandığım için müslüman olmuştum. İslâm henüz kalbimde yerleşmemişti. Bir gün Hz. Peygamberin huzuruna vardım. Benimle konuşuyordu. Konuşurken gördüm ki gözünü göğe dikti, sonra da sağından aşağı indirdi. Sonra bunu bir daha tekrar etti. Sebebini sordum, O buyurdu ki Seninle konuşurken birden bire Cebrail sağımdan indi ve Ey Muhammed! Allah, adalet ve ihsanı emrediyor’ adalet Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek’, ihsan , farzları yerine getirmek yani akrabalığı olana iyilik yapmak, zina, ne şeriatta, ne sünnette tanınmayan başkasının hakkına tecavüz etmektir’ dedi”. İşte bunun üzerine adı geçen Osman dedi ki “Kalbime iman yerleşti. Vardım Ebu Talib’e haber verdim. O da şöyle dedi Ey Kureyş topluluğu! Yeğenime tabi olunuz, doğru yolu bulacaksınız. Şüphesiz o, size güzel ahlâktan başka bir şey emretmiyor.’ Bunun üzerine Hz. Peygamber Ey amcacığım! İnsanların bana uymalarını emredersin de kendini bırakır mısın?’ buyurdu ve uğraştı. Fakat o, şehadet getirmekten kaçındı. Bunun üzerine “Ey Resulüm! doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin” Kasas, 28/56 âyeti indirildi. Hz. Ali’den rivayet edilmiştir ki, o şöyle demiştir “Yüce Allah, Peygamberine kendisini Arap kabilelerine arzetmesini emretti. Bunun üzerine yüce Peygamber çıktı, ben ve Ebu Bekir de beraberinde idik. Bir mecliste durduk ki, üzerlerinde onur vardı. Ebu Bekir, bu toplum kimlerden diye sordu? Şeyban b. Sa’lebe’den dediler. Bunun üzerine Resulullah onları iki şehadet kelimesini getirmeye davet etti. Ve Kureyş Peygamberi yalanladığı için kendisine yardım etmelerini teklif etti. Bu teklifi edince Makrun b. Amir Ey Kureyşli! Bizi davet ettiğin şey nedir?’ dedi. Resulullah âyetini tilavet etti. Bunun üzerine Makrun b. Amir, Vallahi, sen güzel ahlâka ve güzel amele davet ediyorsun. Seni yalanlayan ve senin aleyhinde hareket etmek isteyenler yemin ederim ki, iftira ediyorlar’ dedi.” İbnü Mesud demiştir ki “Kur’ânda iyilik ve kötülüğü en fazla toplayan âyet budur.” Demişlerdir ki, eğer Kur’ânda bu âyetten başka bir şey olmasaydı ona yine “Her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde” denmesi doğru olurdu. “Allah daha iyi bilir.” Bunun âyetinden sonra getirilmesi buna dikkat çekmek içindir. Böyle emir ve yasak, iyilik ve kötülüğü açıklamak ve birbirinden ayırmakla Allah size vaaz ediyor ki düşünüp öğüt alasınız. Belleyip tutasınız. Dolayısıyla bu öğütü dinleyiniz, bu emir ve yasağı tutunuz. Meâl-i Şerifi 91-97- 91- Bir de anlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin ve pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah’ı üzerinize şahid tuttuğunuz halde, nasıl olur da bozarsınız! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir. 92- Bir ümmet, diğer bir ümmetten sayıca ve malca daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda aldatma vasıtası yaparak, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra onu söküp bozmaya çalışan kadın gibi olmayın. Allah sizi bununla imtihan eder ve şüphesiz hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyamet günü size mutlaka açıklayacaktır. 93- Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir. Şüphesiz ki, kıyamet gününde bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. 94- Yeminlerinizi aranızda aldatma ve fesada vasıta edinmeyin, sonra sağlam basmışken bir ayak kayar da Allah yolundan saptığınız için, dünyada kötü azabı tadarsınız. Ahirette de size büyük bir azab olur. 95- Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında değişmeyin. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki sevap sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah’ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız. 97- Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükafatlarını elbette vereceğiz. Meâl-i Şerifi 98- Şimdi Kur’ân okumak istediğin zaman önce o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 99- Şüphesiz ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın hiçbir nüfuzu yoktur. 100- Şeytanın nüfuzu, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlaradır. 98-99-100- Allah’a sığınma emri, mânâsı ile emirdir. Kur’ân okumaktan faydalanmak için ilk önce şeytandan Allah’a sığınmak lazımdır. Bu ise aslında kalb ile yapılan bir iştir. Onun için âlimlerin çoğu, sözlü olarak “euzü” çekmek vacib değil, müstehabdır, demişlerdir. Özetle şeytanlık peşinde dolaşan şeytan dostları Kur’ân’dan hidayet alamazlar. Onun için Meâl-i Şerifi 101- Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere “Sen, ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler. 102- Ey Muhammed! Onlara de ki “Kur’ân’ı Cebrail, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi. 103- Muhakkak biliyoruz ki kâfirler “Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır. 104- Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri, muhakkak ki Allah hidayete erdirmez ve onlara can yakıcı bir azab vardır. 105- Yalanı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar yalancıların ta kendileridir. 101- Bir âyetin yerine diğer bir âyetin, getirilmesi nesihtir. Önceki âyet mensuh neshedilmiş, sonraki âyet ise nasih neshedendir. Kâfirler, nesih meselesini Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkında bir şüphe gibi ileri sürmek istemişlerdi ki, zamanımızda da hâlâ bunu takip eden kâfirler çoktur. Bu âyet, onlara cevaptır. Yani bir âyeti neshedip hükümsüz kılıp yerine diğer bir âyeti bedel olarak getirdiğimiz vakit ki Allah, ne indirdiğini, ne indireceğini daha iyi bilir. Onun neshi ve değiştirilmesi haşa bilgisizlikten değil, ilim ve hikmetindendir. Önceki âyet de sonraki âyet de ilâhî hikmet ve kulların menfaatleri gereğince iner. Bir zaman için faydalı olan, diğer bir zaman için zararlı olabilir. Bunun tam tersi de vardır. Çünkü dünyadaki durumlar, değişiktir. Şeriatler ise dünya ve ahirette Allah’ın kullarının faydaları ile uyumludur. Halbuki yüce Allah, Hz. Muhammed’in şeriatını kıyamete kadar değişik asırların yararlarına hakim olması için indirmiştir. Yüce Allah, ne indirdiğini ve indireceğini bilip dururken bir âyeti başka bir âyetle değiştirdiği zaman sen, peygamber değil, bir iftiracısın dediler. Bu Kur’ân’ı kendin uyduruyorsun da Allah’a iftira ediyorsun. Bu Allah sözü olsaydı değiştirilir miydi? demeğe kalkıştılar. Rivayet edildiğine göre, önce şiddetli bir âyet, sonra da ondan yumuşak bir âyet indi mi, Kureyş kâfirleri şöyle derlerdi “Muhammed ashabı ile eğleniyor. Bugün birşey emrediyor, yarın da onu yasaklıyor. Mutlaka onları, o kendiliğinden uyduruyor da Allah’a iftira ediyor” Hayır onların çoğu bilmez. İçlerinde bilen ve bildiği halde, inat ve kibir edenler bile varsa da çoğunun bu yaptıkları bilgiye yakışmaz. Kur’ân’ın hakikatini, nesih ve değiştirilmesinin fayda ve hikmetlerini bilmezler. 102- Sen de ki Ey Muhammed! Onu Rûhu’l-Kudüs Rabbinden hak olarak indirdi. RÛHU’L-KUDÜS Kudsiyet ruhu, yani hiçbir leke ile lekelenmek ihtimali olmayan temizlik ruhu, bir güvene layık, mukaddes, tertemiz ruh demektir ki, Cebrail’dir. Nitekim “Onu, Rûh-i Emîn indirdi.” Şuârâ, 26/193 âyetindeki Rûh-i Emîn de O’dur. “Biz onu Rûhu’l-Kudüs Cebrail ile destekledik” Bakara, 2/87 ilâhî sözünde olduğu gibi burada Cebrail’in, Rûhu’l-Kudüs ünvanı ile anılması kâfirlerin iftiralarını şiddetle reddetmek için peygamberlerin son derece temizlik ve mukaddesliğini açıkça tesbit etmek nüktesi ile ilgilidir. Yani Ey Muhammed! Kur’ân öyle kutsal bir kitaptır ki, bunu sana hiçbir kusur ile lekeli olma ihtimali olmayan Rûhu’l-Kudüs, yüce Rabbinden indirmekte, hem de hiç bir sahteliğe yer olmayacak şekilde hak ile indirmektedir. Şu halde bu kitap, nasih ve mensuhu ile bütün kapsamı hak olan kutsal bir kitap ve sen, Rûhu’l-Kudüs’e sahip hak bir Peygambersin. Rabbin bunu böyle indirdi ki iman edenleri sağlamlaştırsın, imanda sabit kılsın ve Allah’ın hükmüne boyun eğen bütün müslümanlara yol gösterici ve müjde olması için. İşte nesih böyle imanı sağlamlaştırma ve yol gösterme ve müjde hikmetleri ile ilgilidir. 103-Burada bu “Müslimîn” fasılasının tekrarlanması yukarıdaki 16/89 âyetine işaret etmekle 16/90 âyetini hatırlatır. Elbette biliyoruz onlar, o kâfirler “Kur’ân’ı ona muhakkak bir insan öğretiyor” diyorlar. Yani Kur’ân’ı Muhammed’e Ruhü’l-Kudüs indirmiyor, şüphesiz bir insan ona öğretiyor, diyorlar. Böyle demeleri, bir defa şimdiye kadar bir insandan eğitim ve öğrenim görmediğini itiraf etmeleri ve “kendisi uyduruyor” demelerini yalanlıyor. “Ona bir insan öğretti” diyemiyorlar. Yani Hz. Peygamberin peygamberliğini ilan etmeden önce; ne gizli, ne açık bir kimseden okuyarak ders almadığnı herkes bildiğinden dolayı, hiç kimseyi aldatamayacak olan öyle bir iddiaya cesaret edemiyorlar. Fakat gördükleri olağanüstü durum karşısında bunu bahane ederek diyorlardı ki “Bu şimdiye kadar hiçbir öğrenim ve eğitim görmediği için bunu kendisi yapamaz. Okuma-yazma bilmeyen birisinin böyle bir kitap hazırlayabileceğini akıl kabul etmez. Muhammed’i şimdi kesinlikle birisi eğitiyor”. Fakat Allah’ın onu eğittiğine inanmak istemiyorlar da, şüphesiz bir insan onu eğitiyor diyorlar. Bu Kur’ân’ı ona bir insan yapıveriyor, o da ondan öğrendiklerini Allah sözü diye satmak istiyor, şeklinde iftira ve alay ediyorlar. Bu âyetin inmesinin sebebi hakkında yapılan rivayetlerde denilmiştir ki, Mekke’de Amir b. Hadra’mî’nin “Cevrâ” veya “Yeîyş” adında Rum asıllı bir kölesi varmış, okuma-yazma bilirmiş ve kitap ehli imiş. Herkesi İslâm’a davet eden Allah’ın elçisi bazen Merve’de onu meclisine alır konuşurmuş. Kureyş müşrikleri buna kızar, Kur’ân’ı Muhammed’e bu hıristiyan öğretiyor diye alay etmek isterlermiş. Bir de Cebrâ ile Yesâra adlarında iki Rum, Mekke’de kılıç yaparlar, aynı zamanda Tevrat ve İncil okurlarmış, Hz. Peygamber arasıra bunlara uğrar, okuduklarına rast gelirse dinlermiş. Bazıları da bunu bahane etmek istemişler. Bir de Huveytıb b. Abdü’l-Uzzâ’nın kölesi Abisâ kitaplara sahib imiş, müslüman olmuş, bunu gören müşrikler, “İşte Muhammed’e bu öğretiyormuş” demeğe kalkışmışlar. Bir de Selmân-ı Fârisî’den bahsedilmiştir. Fakat bu zat, Medine’de müslüman olduğundan dolayı âyetin Mekkî olmasına göre iniş sebebinde bu iddianın söz konusu edilmesinin doğru olamayacağını açıklamakla buna itiraz edilmiştir. Özetle peygamberliği kabul etmek istemeyen müşrikler, Resulullah’ı yeni tahsile başlamış acemi bir öğrenci ve başkasına yaptırdığını kendine isnad eden bir aldatıcı gibi göstermek için, bir insanın ona öğrettiği şüphesini uyandırmak istiyor ve bazen şuna, bazen buna isnad ederek çeşitli propagandalar yapıyorlardı. Nitekim son zamanlarda bazı hıristiyanlar da Muhammed, dinini hıristiyanlardan öğrendi, Müslümanlığı Hıristiyanlıktan aldı diye aynı şekilde yayınlar neşretmişlerdir. İşte bütün bunları kapsamak üzere görülüyor ki, âyette bir isim açıkça zikredilmemiş, kayıtsız olarak “bir insan” denilmiş ve bununla şüphenin genel olarak kökünden halledilmesine işaret edilmiştir. Çünkü bu şekilde iftiracıların esas kötü niyetleri, herhangi bir insanın Hz. Muhammed’e öğrettiği şüphesini ileri sürmektir. Yanılmalarının da dayanağı budur. Kur’ân’ın Allah tarafından indirilmiş bir kitap olduğunu inkâr etmek için öyle söyleyenler düşünmüyorlar ki Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Arapça değil, anadili Arapça’nın yabancısı olan bir dildir. Yani ona bir insan öğretiyor demelerinden gayeleri insanların aklını çekmek, fikir ve düşüncelerini Allah’tan bir insana çevirmektir. Halbuki bu söyledikleri şey büsbütün aklın uygun bulduğu şeylere aykırıdır. Çünkü Muhammed’e öğretiyor diye fikirleri bozmak istedikleri o varsayılan insanın bir defa Araplardan olmasına ihtimal yoktur. Çünkü Kur’ân, bütün kainata meydan okuyup dururken Araplar içinde öyle bir öğretmen olsaydı, hiç şüphesiz, kalkıp “Sana öğreten ben değil miyim?” diye hemen yüzüne vurmaz mıydı? Veyahut Kur’ân’ın benzerlerini yapıp hiç olmazsa el altından hemen dağıtmaz mıydı? Arapların bütün beliğleri ve zenginleri bununla uğraşıyor ve Peygamberin maddî ve manevî açıdan hiçbir zorlayıcı gücü bulunmuyordu. Ve ona karşı koymak için o kadar sebeb ve vesika bulunuyor du ki, bu şartlar altında öyle bir şahsın kendini tanıtmaması ihtimali düşünülemezdi, Onun için Araplar içinde öyle bir öğretmenin olmadığı araştırma ile sabit olduğu gibi, aklen ve delil ile de sabit idi. Bu bakımdan öyle varsayılan bir şahıs, olsa olsa Araplar dışındaki herhangi bir toplumdan Arap olmayan biri olmak üzere farz olunabilir. Dolayısıyla Araplar da Arapla değil, yukarda nakledildiği üzere Arap olmayan biri ile dinsizlik ediyorlardı. Halbuki bu Kur’ân-ı Kerim apaçık bir Arapçadır. Öyle Arapça bir beyandır ki, bütün Arap edebiyatçılarını benzerini yapmaktan aciz bırakmıştır. Bunu Arap olmayan biri nasıl yapabilir? Böyle parlak bir Arapça, Arap olmayan birisinin öğretimine nasıl isnad edilebilir? Gerçi Arap olmayan birinin oldukça iyi bir Arapça öğrenmesi ve bilmeyenlere öğretmesi, adeten mümkün değildir. Fakat Arap değil, yabancı olmak, sonra da bütün Arapların üstünde parlak bir Arapça diline sahip olmak, şüphe yok ki böyle bir varsayım da bir değil, iki derece olağanüstülük vardır. Allah Teâlâ’nın o yabancı hakkında harika üzerine harika olan bir ihsan ve yardımını düşünüp kabul etmeden böyle bir teori yürütmek aklın bütün bütün zıddınadır. İşte Allah’ın öğretmesini ve indirmesini kabul etmeyip de akılları, çelmek için “onu bir insan öğretiyor” diyen inkârcıların akla uygun gibi ileri sürmek istedikleri o söz, akla uygun değil, daha fazla akla aykırı ve çelişkilidir. Olağanüstü bir olayı kabul etmemek için iki olağanüstü şeyi kabul etmeyi akla uygun sayar ve çelişkilerinden haberleri olmaz. Onlar, anlamıyorlar ki “onu bir insan öğretiyor” demekle Kur’ân’ın parlaklığı sönmez o varsayılan insana daha fazla bir değer verilmiş, harika katlanmış olur. Denebilir ki, acaba bunların maksatları “Arap olmayan biri Kur’ân’ın mânâsını telkin ediyor, o da onu o parlak Arapça ile anlatıyor” demek olamaz mı? Fakat böyle demek, Kur’ân’ın nazmının, indirilmiş olduğunu ve Arapça nazmındaki fesahat ve belağat itibarı ile kesin ilzam karşısındakini susturma ifade eden bir mucize olduğunu itiraf etmektir. Özetle inkârcılar, iftiralarında böyle çelişkili ve fikirlerinde böyle şaşkındırlar. 104-Çünkü Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, şüphe yok ki Allah onları hidayete erdirmez ve onlar için çok acıklı bir azab vardır. 105- Yalanı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayan böyle imansızlar uydurur. İftira ederler. Ve asıl yalancılar ancak onlardır. Yani sana iftiracı diyen o imansızlardır, ey Muhammed! Sen kesinlikle doğrusun, Bu Kur’ân, bir insanın öğretmesi değil, nazım ve mânâsı ile “Cebrail’in, Rabbinin katından hak olarak indirdiği bir kitap” Nahl, 16/102 tır. Bundan dolayı iman edenler, öyle inkârcıların sözlerine aldanıp da küfre düşmekten sakınsınlar. Çünkü Meâl-i Şerifi 106- Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde dinden dönmeye zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah’tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır. 107- Bu azab şundan dolayıdır ki, onlar, dünya hayatını sevmiş ve onu ahirete tercih etmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. 108- Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir. 109- Hiç şüphesiz onlar, ahirette perişan olup hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 106-109- Her kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse, yani küfür kelimesini ağzına alır, küfr olan sözü söylerse. Ancak kalbi iman ile karar bulduğu halde inkâra zorlanan kimse müstesna, yani canını veya organlarından bir organını yok etmekten korkulur bir emir ile zorlanmak suretiyle değil. Fakat küfre bağrını açanlar, küfür hoşuna giden, yani zorlama olmadığı halde kendi isteğiyle küfrü gerektiren kelimeyi söyleyen veya zorlama olduğu zaman kalbini bozup da küfre hemen inanan kimseler bunlar üzerine Allah’tan bir gazab, yani özü tarif olunmaz büyük bir gazab ve bir de onlar için büyük bir azab vardır. Çünkü cinayetleri en büyük cinayettir. Rivayet edildiğine göre, Kureyş, Ammar’ı ve babası Yasir’i ve annesi Sümeyye’yi mürted olmaya zorladılar. Onlar mürted olmayı kabul etmediler. Bunun üzerine Sümeyye’yi birer ayağından iki devenin arasına bağladılar ve sen erkekler için müslüman oldun, diyerek bir mızrak ile önünden deştiler. Develere sürükletip parçalatarak öldürdüler. Arkasından Yasir’i de öldürdüler ve İslâm’da ilk öldürülen bu ikisi oldular. Allah her ikisinden razı olsun. Annesini babasını da bu durumda gören Ammar ise, zorlananı hemen diliyle söyledi. Bunun üzerine “Ey Allah’ın elçisi! Ammar dinden çıkmış” denildi. Resulullah buyurdu ki “Hayır! Ammar, baştan ayağa iman dolmuş, iman onun etine, kanına karışmıştır.” Derken Ammar ağlayarak Resulullah’a geldi. Resulullah da gözlerini silmeye başladı ve buyurdu ki “Neyin var? Tekrar ederlerse sen de dediğini tekrar et.” Bir de Müseylemetü’l-Kezzâb iki kişiyi tutmuştu. Birisine “Muhammed hakkında ne dersin?” dedi. O “Allah’ın elçisidir” dedi. “Benim hakkımda ne dersin” dedi. O “Sen de” dedi. Bunun üzerine bu adamı hemen serbest bıraktı. Öbürüne “Muhammed hakkında ne dersin?” dedi. “Allah’ın elçisidir” dedi. “Benim hakkımda ne dersin?” dedi. O “dilsizim” diye cevap verdi. Üç defa tekrar etti, o yine aynı cevabı verdi. Bunun üzerine bunu öldürdü. Resulullah haber alınca, şöyle buyurdu “Birincisi Allah’ın ruhsatını tuttu, ikincisi hakkı açığa vurdu”. Demek ki böyle zorlama halinde yalnız dil ile küfür kelimesini söylemek caizdir. Fakat bu bir ruhsattır. Ve âyetten anlaşıldığı üzere kalbi iman ile dopdolu olmak şartıyla bir ruhsattır. Fakat hakkı açıklamak ve dini yüceltmek için, ölümü göze alıp da küfrü ikrardan sakınmak azimettir. Ve bu hususta azimet ile amel etmek daha faziletlidir. Meâl-i Şerifi 110-115-110- Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 111- O gün, herkes nefsini kurtarmak için uğraşarak gelir ve herkese yaptığı işin karşılığı tamamiyle ödenir ve hiç kimseye de zulmedilmez. 112- Allah bir şehri misal olarak verdi Bu şehir güvenli, huzurlu idi, Oraya her yerden rızkı bol bol geliyordu. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini felâketini tattırdı. 113- Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine zulüm yaparlarken azab da onları yakalayıverdi. 114- Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah’ın nimetine şükredin, eğer gerçekten O’na ibadet edecekseniz. 115- O size ancak ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim bu haram şeyleri yemeye mecbur kalırsa başkasının hakkına saldırmadan ve aşırı gitmeden yiyebilir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Meâl-i Şerifi 116- Dillerinizin yalan vasfetmesi ile “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin; aksi halde Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar. 117- Onlar için dünyada pek az bir menfaat var, ahirette ise çok acıklı bir azab vardır. 118- Sana anlattıklarımızı, daha önce yahudilere de haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdi. 119- Sonra şüphe yok ki Rabbin, bir cahillikle günah işleyip ardından tevbe eden ve durumunu düzelten kimseleri bağışlar. Şüphesiz ki Rabbin, bu tevbeden sonra Gafurdur, Rahîmdir çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 116-119- En’âm Sûresi’ndeki “Yahudi olanlara her tırnaklı hayvanı haram kılmıştık” âyetinin tefsirine bkz. 6/146. Meâl-i Şerifi 120- Şüphesiz İbrahim Allah’a itaat eden, Hakk’a yönelen bir önderdi. Ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı. 121- Allah’ın nimetlerine şükredendi. Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. 122- Ve biz ona İbrahim’e iyilik verdik. Şüphesiz ki o, ahirette de salihlerdendir. 120- Şüphesiz ki İbrahim, başlı başına bir ümmetti. İnsanlar hep kâfir iken o, bir hanif, yani batıl dinlerin hepsinden yüz çevirerek hakka yönelmiş temiz bir muvahhid Allah’ın birliğine inanan olarak Allah için ayağa kalkmıştı. Hem o, müşriklerden değil idi. Yani müşrik oldukları halde kendilerini İbrahim’in milletinden sayan Kureyş ve diğerleri gibi müşriklerin dinlerine asla katılmamıştı. 121- Allah’ın nimetlerine karşı şükredici idi. O nimetlerin şükür vazifesini yerine getirmişti. O nimetler ne idi? denilirse Allah onu seçmişti “Ve hatırlayın Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da onları tamamlayınca Ben seni insanlara imam kılacağım.” Bakara, 2/124 buyurulduğu üzere insanların önüne düşmek için peygamberliğe seçmiş ve O’nu bir doğru yola hidayet etmişti. Şu veya bu vasıtayı dolaştırmaksızın doğrudan doğruya Allah’a götüren hak dinde başarılı kılmıştı ki, İslâm milletidir. “İctiba” ipucuyla anlaşılır ki, bu hidayetin sonucu yalnız onun kendi hidayete ermesi değil, halkı da irşad olmuştur. İşte dünya küfür ve nankörlük içinde iken o, bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek üzere bu doğru yolda giderek, “Rabbim! Beni, namazını dosdoğru kılan bir kimse yap; zürriyetimi de” İbrahim, 14/40 duası ile Allah için ayağa kalktı. 122-123- Biz de ona dünyada bir iyilik verdik, çok güzel bir durum ve ermişlik ihsan eyledik. Bütün insanlar arasında iyilikle anılarak övgüye mazhar kıldık. Her din mensupları onu sever, özellikle müslümanlar “İbrahim üzerine rahmetini indirdiğin gibi” diye her namazda anarlar ve şüphesiz ki O, ahirette elbette salihlerdendir. “Ve beni iyiler arasına kat. Benden sonrakiler içinde, beni iyi dille anılanlardan eyle. Beni nimet cennetinin varislerinden kıl.” Şuârâ, 26/83-85 diye yaptığı duasındaki gibi cennette yüksek derece sahiplerindendir. Şimdi bütün bunların üstünde İbrahim’e bağışlanan en yüksek şeref ve iyilik şudur ki Meâl-i Şerifi 123- Sonra da ey Muhammed! sana “Hakk’a yönelen ve müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine tabi ol” diye vahyettik. 124- Cumartesi günü avlanmamak, ancak onda ihtilafa düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin onların ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü, aralarında elbette hükmünü verecektir. Sonra sana şöyle vahyettik bir hanif olarak İbrahim’in milletine tâbi ol! Diğer dinlerin hepsinden uzaklaşıp İbrahim’in dinini takip et, sen de o doğru yolu tutup Allah için ibadet eden bir ümmet ol. Fakat İbrahim milleti denilince Arap yahudileri ve hıristiyanları gibi, ona mensup olduğunu iddia edip de putlara tapanların veya Hz. İsa’ya, Allah’ın oğlu diyenlerin dinleri veya milliyetçilikleri zannedilmemelidir. Pekiştirilerek hatırlatılır ki, O müşriklerden değildi. “İbrahim, ne bir yahudi ve ne de bir hıristiyan idi; fakat o, Hakk’a yönelen bir müslüman idi.” Al-i İmran, 3/67 Şu halde İbrahim’in milletine tâbi olmak demek, cumartesi veya pazar tutmak demek değildir. 124- Cumartesi, yalnız onda ihtilaf edenlere farz kılındı. Yani cumartesi İbrahim’in dininden değil, onda ihtilaf eden İsrail oğulları üzerine haram kılındı, tatil yapıldı. Bu ihtilaf hakkında bazı tefsirciler şunu rivayet etmişlerdir Musa haftada bir günü ibadete tahsis etmek için yahudilere emretmiş ve bunun cuma olmasını söylemişti. Buna pek azı razı olmuş, büyük çoğunluğu “Hayır Allah Teâlâ’nın, göklerin ve yeryüzünün yaratılışından boşaldığı gün olsun ki, cumartesidir.” demişler. Bunun üzerine yüce Allah da cumartesi gününe izin vermiş ve kendilerini o gün avdan menetmekle imtihan etmiş. Sonrada cumaya razı olan azınlık, bu emre itaat ettikleri halde, daha sonra gelen nesilleri ava sabredememişler. Yüce Allah da onları mesh edip hayvan kılığına sokup maymuna çevirmişti. Diğer bazı tefsirciler de av hususundaki ihtilaf ve vebal ile tefsir etmiştir ki “Onlara deniz kenarında bulunan şehir halkının halini sor! Hani cumartesi gününün hürmetini ihlal edip haddi aşmışlardı. Cumartesi yaptıkları gün, balıklar onlara akın akın gelirler” A’râf, 7/163 âyetinin tefsirine bkz. Fakat bizce âyetten açıkça anlaşılan cumartesi hakkındaki bu ihtilâfın yahudiler ve hıristiyanlar arasındaki ihtilafa işaret olmasıdır. Çünkü hıristiyanlar cumartesinin hükmünün neshedilmiş olduğunu söyleyerek pazarı tatil günü tutarlar ve bu şekilde mânâ şu olur Cumartesi İbrahim’in dininden değil idi. İsrailoğulları’nda yapılmıştı. Onların ise yahudileri ve hıristiyanları ihtilaf etmektedirler. Bundan sonra “Kıyamet günü Allah, aralarında ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm verecektir.” buyurulması da buna uygundur. İbrahim’in milletine tabi olmak işte şöyledir Meâl-i Şerifi 125-128- 125- Ey Resulüm! Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir. 126- Eğer bir suçtan dolayı ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. 127- Ey Peygamber! Sabret! Sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme! 128- Şüphesiz Allah, takva sahipleri ile ve iyilikte bulunanlarla beraberdir.

nahl suresi 36 ayetin tefsiri